Alfred Adler; Ruhun Zindanından İnsanın Aydınlığına
- harmonikulup
- 15 May
- 6 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 19 May
Merhaba sevgili dostlar.
Blog ve podcast yayınlarımızda, insan ruhunun karanlık dehlizlerinde geziniyoruz. Genellikle karanlık odanın baş köşesinde, purosuyla oturan ve bize "Sen geçmişinin kölesisin, sen cinselliğin ve saldırganlığın esirisin" diyen ustayı, Sigmund Freud'u anıyoruz. Freud, Psikoloji dünyasında insanı karanlık içgüdülerin kölesi olarak görme eğiliminde olan bir bilim insanıdır ve Psikanalizin babası olarak kabul edilir.
Ancak biz bu yayında, psikoloji dünyasının kapılarını ve pencerelerini sonuna kadar açıp içeriye temiz, keskin ve umut dolu bir rüzgarın girmesine izin veren bir ismi paylaşacağızm sizlerle. Bugün, Freud'un determinizminden kopup, insana kendi iradesini, kendi geleceğini ve kendi anlamını geri veren isyankâr ismi anlatacağım; Alfred Adler

Bu yayınımızın konusu Alfred Adler. Ve onun kurduğu Bireysel Psikoloji (Individual Psychology) ekolünden Psikoloji Bilimine yansıyanlar. Yukarıdaki görselde ülkemizde basılmış Adler kitaplarının listesi yer almaktadır.
FREUD'DAN KOPUŞ
Freud’un terapi odalarında sürekli geçmişimiz konuşulur. "Neden böyle davranıyorsun?” sorusuna cevap arar Freud. Ve yanıtı genelde şöyle olur “Çünkü çocukluğunda şu travmayı yaşadın."
Zihin, geçmişte kurulmuş ve sürekli aynı melodiyi çalan bozuk bir plak gibidir Freudyen Psikanalizin çerçevesinde.
Adler ise bu "Neden?" (Nedensellik) sorusunu yıkar geçer ve yerine çok daha etkili bir soru koyar "Ne için?" (Teleoloji).
Adler'e göre insan, elbette ki geçmişin kurbanı olabilir; ancak bu durum insanın gelecekteki hedeflerine, ideallerine ve hayallerine doğru çekilen aktif bir varlık olduğu gerçeğini değiştirmez. Şu anki hırçınlığınız, geçmişteki bir yaranın kanaması olabilir; ama aynı zamanda gelecekte "güçlenme" hedefinizin bir aracı da olabilir. Adler, bizi otopilottan çıkarır ve direksiyonu tekrar elimize verir. “Siz bir makine değilsiniz.” der ve ekler “Siz, kendi varoluşuna anlam katan bir yazarsınız.”
AŞAĞILIK DUYGUSU
Alfred Adler dendiğinde akla gelen ilk kavram meşhur "Aşağılık Kompleksi"dir. Ancak popüler kültür bu kavramı o kadar yanlış anlamıştır ki, onu bir "hastalık" veya günümüz alt kültürün popüler söylemiyle bir "eziklik" durumu olarak kodlamıştır. (Evet “ezik” kelimesi sokağın değil alt kültürün tabiridir. Aranızda itiraz eden ezikler varsa ister çatlasın, ister patlasın, bu böyle.)
Oysa Adler'in klinik dünyasında gerçek şudur ki; Aşağılık duygusu evrenseldir. Ve aslında insana yarar sağlayacak muazzam bir mekanizmadır.
Hepimiz bu dünyaya çaresiz, zayıf, başkalarına muhtaç ve fiziksel olarak "güçsüz" (aşağı) konumda olan bebekler olarak geliriz. Dünyadaki ilk deneyimimiz "yetersizlikler” üzerinedir. Adler bize, bu yetersizlik hissinin bir kusur değil, bizi büyümeye, öğrenmeye ve hayatta kalmaya zorlayan temel itici güç olduğunu söyler. Yürümeyi öğreniriz, çünkü emeklemekten duyduğumuz o yetersizliği aşmak isteriz.
Ancak bazen, bu doğal duygu içsel bir çelişkiye dönüşebilir. Kişi, bu olağan yetersizlik hissini sağlıklı bir şekilde telafi edemediğinde, kendine bir savunma duvarı inşa edebilir. Dışarıya karşı inanılmaz derecede kibirli, kontrolcü veya saldırgan davranan bir insan, aslında derinlerde çok yoğun bir yetersizlik hissiyle ve dehşet verici bir "görülmeme ve onaylanmama korkusuyla" boğuşuyor olabilir.
Şahsi bakış açımla da şunu söyleyebilirim ki; Adler oldukça haklıdır. Bir yerde abartılı bir güç gösterisi veya kibir varsa, orada mutlaka gizlenmeye çalışılan bir aşağılık duygusu vardır. Terapi odalarında bu gerçeklik milyarlarca kez tekrar ve tekrar deneyimlenmiştir.
ÜSTÜNLÜK ÇABASI
Adler’e göre aşağılık duygusunun doğal bir sonucu olarak insan, hayatı boyunca "Üstünlük Çabası" (Striving for Superiority) içindedir. Adler üstünlük çabasını "Başkalarını küçük görmek, onları ezip geçmek" olarak tarif etmez; kendi içimizdeki potansiyeli gerçekleştirme, tamamlanma ve idealimize ulaşma arzusu olarak tanımlar.
Ancak; zihnindeki çelişkileri bastırmak isteyen biri, sadece kendi egosunu şişirmeyi hedefleyerek hastalıklı bir üstünlük çabasına girebilir. Fakat sağlıklı bir psikoloji, bu üstünlük çabasını sadece kendisi için değil, insanlık için kullanır. Ve böylece Adler'in Psikoloji Dünyasında çığır açan bir başka kavramı devreye girer; Sosyal İlgi
SOSYAL İLGİ (Gemeinschaftsgefühl)
Adler, psikoloji dünyasına o güne kadar görülmemiş bir tohum ekmiştir. Ona göre bir insanın ruh sağlığının nörolojik sorunlar dışında kalan tek bir belirleyicisi vardır: İlişkileri...
Sosyal ilgi; insanın kendini diğer insanlara, topluma ve evrene ait hissetmesi; başkalarının refahını kendi refahı kadar önemsemesidir. Adler'in dünyasında, sadece kendi çıkarları, kendi narsisizmi ve kendi üstünlüğü için çabalayan bir insan, nevrotik bir *yalnızlığa mahkumdur.
Adler’e göre “üstünlük” başkalarıyla işbirliği yapabilmekte, topluma katkı sağlamakta ve o büyük "Biz"in içinde anlam bulabilmektedir. Kendini izole eden, sadece kendi acısına veya kibrine odaklanan biri, varoluşun bağından kopmuştur.
*HİÇBİR ZAMAN YIKILMAYACAK BİR BAŞKA GERÇEK; NARSİSTLERİN YALNIZ ÖLECEĞİ GERÇEĞİ
Narsisistik Kişilik Bozukluğu tanısı 1968 yılında Kohut tarafından önerilmeden yaklaşık 60 sene önce Adler, narsisistik bireylerin yalnızlığa mahkum olduğunu ifade etmişti. Narsisistik Kişilik Bozukluğu 1970’lerin başında ruh sağlığı tanı kriteri kitabına girdi. Ve 1970 yılından günümüze narsisizm alanında yapılan tüm çalışmalar, tüm klinik deneyimler Adler’i haklı çıkardı.
YAŞAM TARZI (LIFESTYLE) VE DOĞUM SIRASI
Adler, doğumdan sonraki yılların ilk beş-altı yılında insanın kendine has bir "Yaşam Tarzı" inşa ettiğini söyler. Bu yaşam tarzı, bizim dünyayı, insanları ve kendimizi nasıl algıladığımızın bize özel bir haritasıdır. Kimimiz dünyayı "savaşılması gereken düşmanca bir yer", kimimiz ise "işbirliği yapılacak sıcak bir yuva" olarak kodlarız.
Aynı zamanda Adler, Doğum Sırası kavramını psikolojiye kazandıran ilk isimdir. İlk çocuğun o tahtı kaybetme korkusu, ortanca çocuğun sürekli bir rekabet ve "arada kalmışlık" hissiyle mücadele etmesi veya en küçük çocuğun ailenin "hiç büyümeyen bebeği" olma konforu (ve yetersizliği) arasında sıkışması... Aile içindeki mikro politika, yetişkinlikteki karakterimizi ince ince şekillendiren temel taşlar olabilir.
Sevgili dostlar,
Alfred Adler, bizi çocukluğumuzun ve travmalarımızın karanlık zindanından çıkarıp alan filozof bir hekimdir. Onun bize bıraktığı en önemli, en anlamlı mesajı şudur;
"Durumumuz ve konumumuz ne olursa olsun, bizi şekillendiren şeyler olayların kendisi değildir. Bizi şekillendiren şey; yaşadığımız olaylara yüklediğimiz anlamdır."
Sahip olduğunuz travmalar, genetik mirasınız veya içine doğduğunuz o zorlu koşullar sizin kaderiniz değildir. Onlar sadece sizin önünüze konan kum, tuğla ve çimentodur. Bu malzemelerle kendi hapishanenizi mi, yoksa tüm şehri görebileceğiniz bir kule mi inşa edeceğiniz... tamamen sizin seçiminizdir.
Aşağılık duygunuzdan korkmayın. Onu saklamaya, kibirle örtmeye çalışmayın. Çünkü o zayıflık hissi, ancak onu insanlıkla, şefkatle ve güçlü sosyal bir bağlarla (Sosyal İlgi) kucakladığınızda ruhsal güce dönüşecektir.
ADLER KİMLERE REHBER OLDU?
Adler, sadece "Bireysel Psikoloji" okulunu kurup köşesine çekilmiş bir teorisyen değildi. O, Freud’un güdü esaretinden ilk taşı çekip çıkaran kişiydi. Adler’in okulundan sızan ışık, 20. yüzyılın en büyük düşünürlerini, psikologlarını ve psikiyatristlerini aydınlattı.
Günümüzde, eğer bir terapi odasında geçmişinize değil de "Bugün ne yapabiliriz?" sorusuna odaklanılıyorsa, orada Adler’in bilgeliği ve öğretisi konuşuluyor demektir.
Adler’den beslenerek İnsan Bilimlerine katkılar sunan büyük insan bilimcilerine ve ekollerine yakından bakalım;
1. William Glasser; Seçim Teorisi ve Gerçekçi Terapi
Adler’in "İnsan gelecekteki hedeflerinin çekmesiyle hareket eder" (Teleoloji) fikrini hatırlayalım. Glasser, Seçim Teorisi'nde bunu alıp, insan hayatının tam merkezine koymuştur. Glasser'e göre dış dünyadan veya geçmişten gelen hiçbir şey bizi bir şey yapmaya "zorlayamaz". Biz, her anımızı içsel dünyamızdaki 5 temel ihtiyacımızı (Hayatta kalma, Sevgi ve Ait olma, Güç, Özgürlük, Eğlence) karşılamak için seçeriz.
Glasser seçim terorisi adlı eserinde teşekkür metninde Adler’i onun “Sen çaresiz bir kurban değilsin; şu anki eylemin, bir ihtiyacını karşılamak için bulabildiğin en iyi yöntem olabilir. İşlevsiz görünse bile…” sözlerini kaleme alarak anmıştır.
2. Viktor E. Frankl; Logoterapi (Anlam Arayışı)
Yaşadığı korkunç esaret deneyiminden sağ çıkıp insanlığa "Anlam" kavramını armağan eden Viktor Frankl, Adler’in öğrencisiydi. Adler’in "İnsan eksiklikten bütüne, aşağılıktan üstünlüğe çabalar" fikrini alıp, bunu varoluşsal bir "Anlam İstenci"ne dönüştürmüştür. Frankl’ın kliniğinden psikoloji bilimine ışık tutan varoluşsal boşluk (yani anksiyete), aslında insanın evrene ve topluma kök salma ihtiyacıdır. Adler'in deyimiyle "Sosyal İlgi" eksikliğinin bir yansımasıdır. Frankl, tıpkı ustası Adler gibi, şartlar ne kadar ağır olursa olsun, insanın tavrını "seçme" özgürlüğüne sahip olduğunu savunur.
3. Abraham Maslow, Carl Rogers ve Hümanistik Psikoloji
Psikolojinin durmadan hastalıklarla, nevrozlarla ve "bozuk" olanla ilgilenmesine isyan eden Hümanistik ekol, gücünü doğrudan Adler’den almaktadır. Maslow’un meşhur "Kendini Gerçekleştirme" (Self-Actualization) piramidinin zirvesi, Adler’in "Üstünlük Çabası"ndan esinlenmiştir.
Carl Rogers, koşulsuz şefkate dayalı "Danışan Odaklı Terapisi" üzerine kaleme aldığı kitabında; karşımızdaki kişiyi etiketlemek yerine onu olduğu gibi kabul etme üzerine kurulu ekolünün Adler’in terapide eşitlik ve işbirliği anlayışının bir yankısı olduğunu yazmıştır.
4. Albert Ellis, Aaron Beck ve Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT)
Bugün dünyanın en yaygın terapi ekolü olan BDT’nin kurucuları Albert Ellis ve Aaron Beck, ustalarının Adler olduğunu ifade etmişlerdir. Adler "Olaylar kendi başlarına anlam taşımazlar; anlamı biz veririz" diyerek bilişsel terapinin temelini atmıştır. BDT kliniklerinde karşılaştığımız katı inançlar, bilişsel çarpıtmalar ve felaketleştirmeler; aslında zihnimizin ilk çocukluk yıllarında dünyada hayatta kalabilmek için uydurduğu savunmalardır. İnsanın kendi düşüncesini değiştirerek duygusunu da değiştirebileceği fikri Adlerci terapinin temellerinden birisidir.
5. Karen Horney, Erich Fromm, Eric Erikson ve Diğer Neo-Freudyenler
Freud’un katı, biyolojik ve cinsel dürtülere dayalı kuramını esnetip, insanı şekillendiren asıl şeyin "Kültür, toplum ve çevre" olduğunu savunan Neo-Freudyenler, aslında Adler’in açtığı "sosyal" yoldan yürümüşlerdir.
Erich Fromm'un insanın yalnızlığı ve özgürlükten kaçışıyla ilgili sarsıcı analizleri, Adler’in "Sosyal İlgi" olmadan insanın nevroza sürükleneceği fikriyle kucaklaşır. Karen Horney "Temel Kaygı" kavramını, çocuğun çaresizlik hissini ve bunu aşmak için kullandığı (bazen itaatkâr, bazen saldırgan) savunma mekanizmalarını Adleryen çerçeveden açıklamıştır. Bu savunmalar, kişinin içsel çelişkilerini bastırmak için kullandığı telaşlı araçlar olabilir. Bu görüş, bugün hala Çocuk Gelişimi, Eğitim Psikolojisi alanlarında günceldir. Eric Erikson'un yaşam boyu gelişim kuramında da bu görüş etkilidir.
6. Rollo May ve Varoluşçu Psikoloji
İnsanın kaygısını, özgürlüğünü ve sorumluluğunu merkeze alan Varoluşçu psikolojisinin babası Rollo May de Adler'in "Amaca yönelik (Teleolojik)" insan modelinden derinden etkilendiğini ve çalışmalarını bu teorinin üzerine kurduğunu söylemiştir. May’e göre insan, geçmişinin itkisiyle ve aynı anda geleceğinin (hedeflerinin) çekmesiyle hareket eden bir varlıktır. Tıpkı Adler’in Hümanistik Psikoloji yaklaşımında olduğu gibi…
Sevgili dostlar, Adler hiçbir zaman Freud kadar popüler kültürün ikonik bir nesnesi olmamıştır ama psikolojinin kalbine öylesine derin, öylesine insani tohumlar ekmiştir ki; bugün bir psikoterapist, gerçekçi terapi, varoluşçu terapi, bilişsel davranışçı terapi, hümanistik terapi, logoterapi, alanlarında insanların ruhuna dokunmaya çalışıyorsa, o terapistin terapi odasında Alfred Adler oturuyor demektir.
Okuduğunuz için teşekkürler




Yorumlar