top of page

Irkçılık! Gerçekten Bir Hastalık mı?

  • Yazarın fotoğrafı: harmonikulup
    harmonikulup
  • 19 May
  • 7 dakikada okunur

Çingene Bozo'nun dediği gibi "Irkçı değil, güçlü ol." Bozo'nun X Hesabı: @BlacktoGypsy Kendisine teşekkürlerimle.

Merhaba sevgili dostlar.

Irkçılık yazımıza bir soru sorarak başlamak istiyorum. İnsanları, sadece tek bir kelimeye indirgediğiniz oldu mu hiç? Bir kelimeye, bir etikete, bir kategoriye indirger misiniz insanları?


Ve o kelimeyi, kategoriyi, etiketi duyduğunuz anda zihninizde hazır bir karakter belirir mi? Güvenilmez, sorunlu, tehlikeli, pis, kurnaz… 


İşte sevgili dostlar, ırkçılık tam olarak burada… İnsanları hiç tanımadan, onları zihnimizde bir şeye dönüştürdüğümüz yerde var. İnsanı adıyla değil; kökeniyle, diliyle, diniyle, ten rengiyle, aksanıyla, doğduğu şehirle, geldiği mahalleyle tanımlamaya başladığımız yerde.


Belki şivesi biraz farklı olan, belki ten rengi bizimkine benzemeyen ya da sadece üzerindeki kıyafetle "ben buranın yabancısıyım" diyen birine bakışımızla ortaya çıkan kibirli hükümler… Oysa karşımızdaki de bizim gibi bir insan. Kanlı canlı, kalbi atan, duyguları olan, ihtiyaçları, istekleri, arzuları olan bir insan. Tıpkı senin gibi… Tıpkı benim gibi…


Kaldı ki insan; nefret duygusuyla gelmez dünyaya.


Peki ne oluyor da insanları bir anda "birey" olmaktan çıkarıp, bir "Öteki"nin içine hapsediyor, üstüne üstlük bir de hapsettiğimiz ötekinden nefret ediyoruz?


Bu sorunun cevabını düşündüğümde aklıma başka bir soru gelir; Bir insanı sadece "Kürt, Roman" ya da bir "Suriyeli" olarak etiketleyip zihninde hükümler biçen kişi, kendi içindeki sevgisizliğin hangi boşluğundan, hangi çaresizliğinden kaçınıyor acaba?


Bir bebek, annesinin kucağında hangi dilin konuşulduğunu bilmez. Hangi etnik kökene sahip olduğunuzu bilmez. “Türk”, “Kürt”, “Suriyeli”, “Çingene”, “Laz”, “Müslüman”, “Ateist”, “Hristiyan”, “biz”, “onlar” gibi kavramlardan habersizdir. Bir bebeğin dünyasında ten rengi yoktur, aksan yoktur, milliyet yoktur, din yoktur. Bir yüz vardır. Bir ses vardır. Güven hissi ya vardır... ya da yoktur.


İnsan denen varlık nefreti, güven duymadığında öğrenir. İnsan, kırıldığı, korktuğu ve kendini tehdit altında hissettiği için ötekine saldırmaya başlar. Tıpkı hayvanlar gibi.


Ülkemizde son yıllarda ağır bir ruh hâliyle öfke ve nefret sınavı veriyor haldeyiz. Ekonomik zorluklar, gelecek endişesi, kutuplaşma, yalnızlık, güvencesizlik, sosyal hareketliliğin azalması ve belirsizlik… Bütün bunlar, kaçınılmaz olarak depresif ruh hallerine yol açıyor. Ve çoğumuz bu yolu sadece öfke ve nefret saçarak dengede yürümeye çalışıyoruz.


Fakat mesele şu ki sevgili dostlar; İnsan zihni karmaşıklığı, belirsizliği ve kontrolsüzlüğü sevmez. Çünkü gerçek suçlu çoğu zaman soyuttur; sistemdir, eşitsizliktir, fırsatsızlıktır, kurumsal çürümedir, yalnızlıktır, zayıf bağlardır, duyulmama hissidir. Bunlar bireyseldir. Yüzleşmek cesaret ister.


Bu yüzden insan zihni bazen çok daha kolay bir yol seçer... bir "suçlu" bulmak. Ve çoğu zaman bulduğumuz suçlu, “öteki-başkası” olur. Çünkü kendimizle yüzleşemeyecek kadar korkağızdır.


Bir yandan bize ırkçılığın ve ayrımcılığın bir siyasi duruş, vatanseverlik veya bir fikri tercih olduğu öğretilmiştir. Oysa psikoloji der ki; ırkçılık bir fikir olarak yorumlanamaz. Irkçılık, bireylerin kendi varoluşsal değersizliğiyle başa çıkamayan zihnin icat ettiği bir hastalıktır. 


Arthur Schopenhauer "Kendi içinde gurur duyacak hiçbir şeyi olmayan her zavallı aptal, son çare olarak ait olduğu gruplarla gurur duymaya sığınır." demiştir.


Bu yazımızda, Psikososyal masamıza Irkçılığı yatıracağız. Birer slogana dönüşmüş aptal saptal kelimeleri bie kenara bırakıp, bu topraklarda, bu coğrafyanın kendi gerçeği içinde kanayan yaramıza bakacağız. Kendi korkularımızı ötekilerin omuzlarına nasıl yüklediğimizi, zihnimizin ilkel "Biz ve Onlar" mekanizmasını nasıl çalıştırdığını ve bu çürümenin bizi, ilişkilerimizi, ruhumuzu nasıl paramparça ettiğini anlamaya çalışacağız. Bu karanlığın bizim içimizdeki haline değil, sokağa taştığında nasıl bir canavara dönüştüğüne bakacağız. 


Kendi çaresizliğimizden kaçmak için, sırf bir anlığına "güçlü" veya "değerli" hissedebilmek uğruna başkalarını nasıl cehenneme ittiğimize... Çok tanıdık, hastalıklı silaha; Irkçılığa...


İnsanlar artık yalnızca hayatın zorluklarıyla boğuşmuyor. Birbiriyle de boğuşuyor. Aynı mahallede yaşayan insanlar birbirine şüpheyle bakıyor. Aynı masada oturan akrabalar siyaset yüzünden konuşamaz hale geliyor. Aynı şehirde yaşayan insanlar birbirlerini tehdit gibi algılıyor.


Çünkü Türkiye’de bugün yalnızca etnik gerilimler yaşamıyor; Bundan çok daha derin ve çok daha tehlikeli şeyler yaşıyoruz “İnsanı etiketleme.”


“Sağcı, Solcu, Seküler, Dindar, Türk, Kürt, Roman, Göçmen, Mülteci, Zengin züppe, eğitimsiz cahil, Elitist, Taşralı, Feminist, Kadın düşmanı vb…


Kimse kimseyi anlamaya çalışmıyor. Sadece birbirini kategorize ediyor. Çünkü kendini anlamayan bir insan için başka birini anlamaya çalışmak yorucudur. Bir başka insanın neden öfkelendiğini, neden korktuğunu, neden öyle düşündüğünü, ne yaşadığını, hangi yollardan, zorluklardan veya yoksunluklardan geçtiğini…Bunları anlamaya çalışmak emek ve çaba ister. Ama kategorize etmek ve etiketlemek kolaydır. “Bunların hepsi böyle zaten.”


İnsanlık tarihinin en tehlikeli cümlelerinden biridir bu. Çünkü bu cümle kurulduğu anda merak yok olur. Merak yok olunca empati yok olur. Empati yok olunca da insanlık…

Kötülük nefretle başlamaz. Düşünmeyi bırakmakla başlar.” Hannah Arendt

Sosyoloji çıktısıyla baktığımızda gerçeklik bellidir; Bir insanı herhangi bir kategoriye indirgediğiniz anda artık onun hikâyesiyle temas kurmanız imkansızdır. Ve temasın olmadığı yerde güvensizlik büyür. Güvensiz ortamda en kolay öfke örgütlenir. Türkiye’de bugün gördüğümüz şey de budur. Birbirini hiç tanımayan insanların birbirlerinden nefret etmesi… Ve belki de en acısı; İnsanların birbirlerinin acısını duyma kapasitesini kaybetmeye başlaması.


Çünkü sevgili dostlar, bir toplumun çöküşü empati kriziyle başlar.


"Sevginin zıttı nefret değil, kayıtsızlıktır. İnsanlığın zıttı da zulüm değil, başkalarına karşı körleşmektir." Rollo May 

Gece yarısı, kapandığı odası ekran ışığıyla aydınlanan, geleceği elinden alınmış gencecik insanlara bakıyorum; İçimde koca bir öfke uyanıyor önce. Ama hemen ardından öfkem, sızlayan, kanayan bir acıya dönüşüyor. Hayata karşı o kadar güçsüz, sistemin çarkları arasında o kadar görünmez ve öyle sevgisiz bırakılmışlar ki... Cebinde bir kahve alacak parası, yarına dair tek bir umudu, şefkatle tutunabileceği bir eli yok o insanların. Bu yalnızlık ordusu; kendi bireysel varoluşuyla gurur duyacağı hiçbir şey inşa edemediği için, en ilkel, en zahmetsiz kimliğe sarılıyor sevgili dostlar... Nefretle parlattığı egosuna...


Bugün sosyal medyada "Türkçülük" sosuna bulanmış, kendinden olmayan herkese, en zayıfa, mülteciye veya azınlığa nefret kusan ırkçı hezeyan; aslında korkudan titreyen, terkedilmiş bir çocuğun çığlığı. Binlerce yıllık tarihin, epik sembollerin arkasına saklanarak bugünkü çaresizliğini, "hiçliğini" örtmeye çalışıyorlar. Güçsüzlüğünün hıncını, gücünün yettiği ötekinden çıkarırken, kendilerini birer kahraman sanıyorlar. Çünkü böyle hissettirecek başka hiçbir şey yok ellerinde.


Oysa birine sırf kimliğinden dolayı küfrederken, nasıl da kimsesiz, nasıl da içi boşaltılmış ve "hiçbir şey" bırakıldığını haykırıyor dünyaya. Bilmiyorlar ki nefret, insanın içindeki boşluğu doldurmaz. Nefret bir süre yankılanır ve en sonunda, onu üreten kalabalığın içindeki yalnızları sağır eder.


Yorgunuz arkadaşlar. Bu çağın dinmeyen hızına yetişmeye çalışmaktan, sürekli bir şeyler "başarmak" zorunda olmaktan ve günün sonunda hep aynı değersizlik hissiyle baş başa kalmaktan yorgunuz. Biliyorum, çünkü ben de aynı uçurumun kenarından bakıyorum o karanlığa. Ben her zaman haksız nefretin karşı tarafında konumlanan biriyim. Nefretin karşı bir nefret ürettiğini biliyorum.

Bu coğrafyanın en eski, en derin kırılmasıdır Kürt nefreti, Roman nefreti, Gayri Müslim nefreti. Bir insanın kendi anadilinde şarkı söylemesi, annesinin ninnisini mırıldanması, inandığı şekilde dua etmesi, kendi kültürünün yasını tutması, su içmek kadar, nefes almak kadar doğal bir varoluş hakkıdır. 


Ama neden o dili duyduğunda zihninde ilkel alarmlar çalar o insanların biliyor musunuz? Çünkü biz dedikleri her şeyin, sadece kendilerine sağladığına inandıkları gücü ve imtiyazı paylaşmaktan ölesiye korkarlar. 


Masaya eşit şartlarda oturduklarında kendi ayrıcalığının kaybolacağı o "statü korkusu", onlar için diğerlerini hemen bir "tehdit" olarak etiketlemeye zorlar. Oysa bir insanın acısını, dilini, kimliğini, o eşsiz hikâyesini yok sayarak onunla aynı gökyüzünü paylaşamazsınız. Eşitliğin, birbirini "tam ve eksiksiz" görmenin olmadığı bir yerde kardeşlik masalları, sadece güçlünün zayıf olana dayattığı bir boyun eğdirme fantezisidir. 

"Bir ruha, onu duymadan dokunamazsınız." - Karen Horney

Düğünlerimizde Romanların, Kürtlerin, Anadoluluların, Rumların, Egelilerin ya da Lazların şarkılarıyla oynar, zıplar ve eğlencemize meze yaparız. (Bu kültürler başımızdan eksik olmasın dilerim.) Onların neşesini bir tüketim nesnesi gibi emeriz. Ama eğlence bitip de sokağa çıktığımızda, iş aynı mahalleyi paylaşmaya geldiğinde, onlara duyduğumuz nefretle baş başa kalırız. Çünkü zavallıyız. Çünkü her gün ezildiğimiz, ekonomik sistemin çarklarında yoksullaştığımız, patronundan veya hayattan fırça yediğimiz, sevilmediğimiz yorgun hayatımızda; bizden daha çaresiz, bizden daha aşağıda görebileceğin birilerine ihtiyaç duyarız. 

Sosyal psikolojinin acımasız gerçeğidir bu; "Aşağı Doğru Kıyaslama" (Downward comparison) demiş Festinger buna.


Hayata karşı o kadar güçsüz hissederiz ki, sırf "Çok şükür onlar gibi değilim" diyebilmek için, birilerini o karanlık çukurda tutmaya ve onları etiketlemeye gönüllü hale geliriz. Kendi içimizdeki boktan çukurdan kaçmak için, onları zihnimizdeki çukurlara gömeriz. Referansımız kendimiziz. Ve kendimizi dünyanın en iyi, en doğru, en haklı insanı zannederiz.


Oysa modern çağın, yitip giden umutlarımızın, basiretsizliğimizin en güncel kurbanlarıdır Kürtler, Romanlar, Suriyeliler, gayri Müslimler ve diğerleri… 


Bizim ırkçılarımız; ülkedeki enflasyonun, ödeyemediğimiz kiranın, çalınan geleceğin ve adaletsizliğin faturasını, o insanlara keserler. Bu durum, babasından dayak yiyip de gücü babasına yetmediği için gidip sokaktaki kediyi tekmeleyen aptal çocuğun psikolojisidir işte. 


Yön değiştirmiş saldırganlıktır bu. Sistemi bozanlara, seni yoksullaştıranlara karşı sesini çıkaramazsın; çünkü sistem gücünün yetmediği babandır. Bunun yerine öfkeni kime kusarsın? En zayıf gördüğüne... Yani masum kediye…  


Sokakta bir mülteciyi aşağılarken veya sosyal medyada klavyenin arkasına saklanıp Kürtlere, mültecilere ya da Romanlara nefret kusarken hissettikleri o haz, vatanseverliktir onların gözünde. Oysa kendi hayatlarındaki mutlak çaresizliklerinin ve güçlerinin sadece zayıf ya da azınlık gördüklerine yetmesinin getirdiği o iğrenç tatminden başka bir şey değildir hisleri.


Tüm bu nefretin, bu ırkçılığın temelinde Erich Fromm’un "Nekrofili" tanımı yatar. Yani ölü olana, cansız olana duyulan o hastalıklı çekim. 


Karşımızdaki insan; kırık kalbi, çelişkileri, umutları ve hatalarıyla karmaşık, canlı bir organizmadır. Ama biz yaşayan organizmayı görmeye tahammül edemeyiz. Onu alır, "Kürt", "Roman", "Alevi" veya "Suriyeli" diyerek tek kelimelik, cansız bir kategoriye yerleştiririz. Zihnimizde nesneleştiririz. (Yani öldürürüz). Çünkü bir nesneye acı çektirmek insana vicdan azabı vermez. Ortada zulüm yoktur böylece… Oysa zulüm, canavar olduğumuz için değil; karşımızdakini "insan" olarak görmeyi bıraktığımızda başlamıştır çoktan.


Bu satırları kimseyi yargılamak, "sen kötüsün" demek için yazmıyorum. Bu yüzden yer yer "biz" dilini kullanıyorum. Çünkü insanız. Bazen en hümanist yanımızla bile birilerini ötekileştiriyor zihnimiz. Kadın erkeği, erkek kadını, müslüman yahudiyi, Laz Kürdü ve diğerleri birbirini…


İnsanız ve insan zihni, belirsizliğe tahammül edemeyen zavallı bir korkaktır. Bu yüzden cesaret insani bir erdem olarak kabul edilir.


Sosyal psikolojiye göre; aidiyet ihtiyacımız o kadar güçlüdür ki, kendimizi değerli hissedebilmek için bir gruba sığınırız. Ancak zihnin trajedisi şudur, bir "Biz" yaratabilmek için “Onlar”a ihtiyaç vardır.

Sevgili Irkçı Faşist Köpek; Bunları yazıyorum, çünkü senin içindeki o "görülme" ihtiyacının, o yalnızlık sızısının ne kadar derin olduğunu biliyorum. Ama şunu unutmayın ki; Dünyayı "Biz ve Onlar" diye ayırmaya alışmış, farklı olanı sürekli etiketleyen bir zihin, günün sonunda kendi kurduğu zindanların içinde çürümeye mahkumdur. Bu zehir eninde sonunda döner ve senin sevgilini, çocuğunu, dostunu da yargılar. Empatiyi kapatan zihin, en nihayetinde kendi yalnızlığında boğulacaktır Nefretin nefret doğurur. Nefret ettiğin, senden ve senden olandan elbette nefret eder. Ektiğin nefrete bir gün mutlaka dolanır ayakların.


Duvarlar sadece sınır boylarına çekilmez. Hapishaneler şehirlerin dışında kalan yerlerdedir. Farkında olmasak da aynı hapishaneler bizim kendi kibrimize ve korkularımıza sarılarak ördüğümüz daracık, ötekileştirici kalıplardadır.


Bu kalıpların her biri hem bireysel, hem de toplumsal bir sorundur. İlişkilerimizi, içimizi, varoluşumuzu çürüten bir süreçtir. Eğer zihniniz, dünyayı "Biz ve Onlar" diye keskin sınırlarla bölmeye, farklı olanı etiketlemeye alışmışsa; emin olun bu zehir, aynı yatağı paylaştığınız insanın, çocuğunuzun veya en yakın dostunuzun ufak bir hatasında da devreye girecektir. Kendi sınırlarının ötesine geçemeyen zihnin sonu yalnızlıktır. 


Birini doğduğu coğrafya yüzünden, teninin rengi veya konuştuğu dil yüzünden aşağıladığınızda, kendi dünyanızın ne kadar dar, zihninizin ne kadar sığ ve kalbinizin ne kadar çorak olduğunu ilan etmiş olursunuz.

İnsan seçim yapabilen bir varlıktır. İnsan olmak, o zihnin otomatikleşmiş yargılarını insanlara bulaştırmaktan kaçınmayı seçmektir. Karşınızdakini bir kategori olarak değil, "şimdi ve burada var olan" bir insan olarak görmeyi seçmektir.


O kör zindanlardan çıkıp, insanlara sırf insan olduğu için görebilme cesaretini bularak bakmanız dileklerimle. Okuduğunuz için teşekkürler.


Yorumlar


iletişim
e-posta: harmoni@harmonikulup.com
whatsapp: 05302636896

© 2035, Harmoni Kulüp

bottom of page