Kadına Karşı Şiddetin Psikolojisi
- harmonikulup
- 6 Mar
- 9 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 18 Mar
Okura Not: Bu yazı sadece şiddet mağduru kadınların psikolojisine bakış açısıyla kaleme alınmıştır. Yardım istemedikçe, düzelme gayreti göstermedikçe; partnerine şiddet uygulayan erkeklerin psikolojileri Harmoni Kulüpte kimsenin umurunda olmayacaktır.
Aşağıdaki tablonun faillerini anlamaya çalışanlar da insan yerine konmayacaktır.

Sevgili dostlar, her geçen gün kadına karşı şiddetin korkunç boyutlarıyla karşı karşıya kalıyoruz. Sosyal medyada kadına yönelik erkek şiddeti haberinin altına dizilen yorumlarda “Neden bu psikopatı seçmiş?” ya da “Neden ayrılmamış?” sorusuna çok sık rastlıyoruz. Ülkenin geri zekalısı bitmiyor, yapacak bir şey yok ama sizce bu soru, neden bu kadar yaygın ve neden yanıltıcı?
Gelin şu kanayan yaraya birlikte bakma cesareti gösterelim.
Bu sorular, iyi niyetle sorulduğunda bile içinde çok tehlikeli bir varsayım taşıyor, çok yanlış bir algı yaratıyor; Sanki ayrılmak basit bir seçim meselesimiş ve kadın bu seçimi arzusuyla yapmıyormuş...
Oysa şiddet döngüsünde olan bir kadın, çoğu zaman sandığımızdan çok daha yıkıcı ve tehlikeli bir gerçekliğin içinde kalmış oluyor. "Neden ayrılmıyor?" diye sorduğumuzda, farkında olmadan kadının o ilişkide kalma sorumluluğu var ve bu nedenle başına gelenleri hak ettiği inancı oluşturuyoruz.
Ve bu inanç, suçu faillden alıp mağdura yüklemenin en aptalca biçimlerinden birisi...
Doğru soru şu olmalı; "Bu kadın, ayrılmasını bu denli zorlaştıran ve ilişkiye mahkum eden unsurlar ne?"
Araştırmalar ortada sevgili dostlar. Şiddetin var olduğu ilişkilerde kadınların ortalama yedi kez ayrılıp geri döndüğü ya da ayrılmayı deneyip vazgeçtiği görülmektedir.
Bunu bir zayıflık olarak görmek, şiddet mağduru ve şiddet kurbanı kadınlara yapılan korkunç bir haksızlık. Bu aslında travmaların, ekonomik zorlukların, korkunun ve yıllarca süren psikolojik yıkımın yarattığı nesnel bir tablo.
Üstelik erkek şiddetinin var olduğu ilişkilerde en riskli zaman, ayrılma kararının beyanından hemen sonrasında yaşandığı bilinmektedir. Yani aslında kadın ayrılamıyor değil... kadının ayrılığı seçmesi, o ilişkide en tehlikeli seçenek...
Dolayısıyla "Neden ayrılmıyor?" sorusu, bir kadının neden pencereden atlamadığını sormakla aynı şey. Kapalı bir evin kapısından, evin içindeki pencereleri gördüğümüzü düşünüp yorum yapmak da aptallık.
Şiddetin Kronolojisi
Sevgili dostlar; İlişkilerde şiddet, ilişkinin başlarında görülmez. Genellikle ilişkinin başlangıcından belirsiz bir süreden sonra ve sistematik davranış yansımaları ile görülmeye başlar. Aşağıda sıraladığım davranışlar yavaş yavaş görülebileceği gibi hızla da gerçekleşebilir.
İlişkinin başında normal olarak yoğun ilgi ve idealizasyon vardır. İlişki başladıktan sonra;
Kontrol davranışları
Kıskançlık ve sınır ihlalleri
Psikolojik baskı
Fiziksel şiddet.
Bu sürece psikoloji literatüründe “coercive control” yani zorlama yoluyla kontrol denir. Evan Stark’ın çalışmalarına göre, şiddet ilişkilerinin büyük kısmında fiziksel şiddetten önce uzun süreli psikolojik kontrol görülür. Yani şiddet çoğu zaman, bir patlama anında değil, yavaş yavaş ortaya çıkmaktadır.
Şiddeti Konuşmak
Şiddet, ilişkilerde genellikle sinsice başlar. Özellikle genç kadınlar, henüz bu sinsice davranışları tanımak için yeterli referansa ve deneyime sahip değildir.
18 ile 24 yaş arası, hem ilk ciddi romantik ilişkilerin yaşandığı hem de kimlik inşasının en yoğun dönemidir. Bu dönemde ilişkiden öğrenilen şeyler, yalnızca o ilişkiyi değil, ilerleyen tüm bağlanma biçimlerini şekillendirebilir.
"Aşk böyledir. Erkekler böyledir." inancıyla normalleştirilen bir ilişki, kaçınılmaz olarak çok daha derin izler bırakabilir. Bu izler sadece 18-24 yaşında yaşanan illişkilerden çok önce, babanın anneye yaşattığı şiddetle karakterize bir inançla edinilebilir.
Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre kadına yönelik şiddetin önemli bir kısmı 25 yaşın altındaki kadınları etkiliyor. Ve bu yaş grubunda şiddetin fark edilme oranı en düşük yaş grubu… Saklama, gizleme refleksi ise en yüksek grup...
Genç kadınlarla konuşma sorumluluğu, yetişkinlerin görevidir. Bu konuyu konuşmak; onlara bir felaket senaryosu anlatmak için değil, ellerine bir pusula vermek içindir. "Bu hissettirdikleri normal mi?" sorusunu sorabilme cesareti, bazen hayat kurtarıcı olabilir.
Şiddetin Psikolojik Mekanizmaları nelerdir?
Şiddet bir anda ortaya çıkmaz. Bilinmesi gereken en önemli şey budur sevgili dostlar.
Psikolojide buna "kurbağa ve kaynayan su" metaforu örnek gösterilebilir. Kurbağa kaynayan suya reaksiyon verir. Ama yavaş yavaş ısınan bir ortamda kurbağa yanacağını fark edemez. İnsan da öyle… Bu nedenle şiddetin mekanizmaları aşama aşama ve kolayca işler.
İlk mekanizma yavaş normalleştirmedir. Küçük kontroller, "seni sevdiği için" kıskançlıklar, "sen provoke ettin" söylemleri yavaş yavaş birikerek, bir gerçeklik inşa eder. Kadın zamanla bu sıcaklığı ilişkinin gerçeği olarak yaşamayı öğrenir.
İkinci mekanizma kimlik erozyonudur. Sistematik eleştiri, aşağılama ve duygusal manipülasyon, kadının öz değer algısını yıpratır. "Ben olmadan sen bir hiçsin?" mesajı, tekrarlana tekrarlana bir inanç haline gelir. Kadın bu ısıya da alışır.
Üçüncüsü izolasyondur. Aile, arkadaşlar, sosyal çevre… ilişki ilerledikçe bu bağlar zayıflar. Kadın yalnızlaştıran bu ısıya da uyumlanırken, şiddeti gören ve sorgulayan dış gözlerden oluşan sosyal destek sistemi yok olmuştur.
Dördüncüsü değişken pekiştirmedir. Bu mekanizma belki de en güçlü olandır. Şiddet tutarlı değildir. Şiddet sonrası pişmanlık, özürler, sevgi gösterisi, “bir daha olmayacak" vaatleri… Psikolojide buna aralıklı pekiştirme denir ve araştırmalar, bu türün en güçlü bağımlılık yaratan koşullanma biçimi olduğunu göstermektedir. Kumar bağımlılığıyla aynı sinirsel (nörokimyasal) mekanizmayı devreye sokar.
Şiddet Olan İlişkide Aşk
Başlangıçta gerçekten aşk varmış gibi hissedilebilir.
Şiddet uygulayan pek çok erkek, ilişkinin ilk aşamasında olağanüstü yoğun bir ilgi, bağlılık ve tutku sergiler. "Love bombing" denen davranış örüntüleridir. Yoğun bir ilgi selidir. Kadının bu yoğun ilgiyi aşk arzusu olarak kodlaması doğaldır. Ve bir bakıma haklıdır, çünkü o ilgi güçlü yansımıştır.
Sonra o korkunç döngü başlar. Gerilim, patlama, pişmanlık, sevgi gösterisi ve yeniden gerilim…
Sevgi gösterisi aşamasında yaşanan sıcaklık, kadının beyninde o ilk yoğun duyguyu yeniden aktive eder. "İşte bu, tanıdığım, sevdiğim, arzuladığım o adam" hissi gelir.
Nörobiyolojik olarak baktığımızda, bu ilişkilerde kortizol ve dopamin döngüsünün birbirine karıştığı görülmektedir. Stres ve rahatlama dalgaları arasındaki salınım, kimyasal düzeyde bir bağımlılık yaratır.
Kadın acı çektiğinde bile "onsuz daha kötü" hissedebilir. Bu bir tercih değil fizyolojik koşullanmadır.
Ve toplum bu karmaşıklığı görmez.
Kadın "Ama onu seviyorum" dediğinde, olan şudur; normalde sevgi ve travma durmadan birbirini iterken, yavaş yavaş travmatize edilmiş bir bağ içinde, birbirini çekmektedir.
Travma Bağı (Trauma Bond)
Travma bağı, şiddet ve sevginin bir arada, aralıklı ve öngörülemeyen biçimde yaşandığı ilişkilerde oluşan derin duygusal bağlanmadır. Patrick Carnes tarafından kavramsallaştırmıştır ve bağımlılık literatürüyle güçlü bir yeri vardır.
Şöyle düşünelim sevgili dostlar; Bir çocuk, ihmal eden ama arada sırada çok sıcak davranan bir ebeveynle büyümüşse, o sıcaklık anlarına tutunmak çok değerlidir. Yetişkinlikte benzer dinamikler tekrar ettiğinde, beyin aynı yolu tanır ve o bağa aşırı güçlü tutunmak için mekanizmayı işler.
Travma bağının işleyişinde üç temel unsur vardır.
Birincisi tehdit ve kurtarma döngüsüdür. Tehdit eden kişi aynı zamanda kurtarıcı da olmaktadır. Bağımlılık kaçınılmaz olur.
İkincisi hipervijilanstır. Kadın sürekli tetikte, partnerin ruh halini okumaya odaklanmış halde yaşar. Bu, enerjinin ve dikkatinin tamamını tüketen bir varoluş biçimidir.
Üçüncüsü ise kimlik kaybıdır. Zamanla kadın, kendi ihtiyaçlarından ve duygularından koparak yalnızca ilişkiyi ayakta tutmaya programlanmış düşünsel, duygusal ve tepkisel davranışlarla baş başa kalır.
Travma bağı kolay kopmaz. Doğru destekle, zaman içinde çözülür bir yapıdır. Ama bunu anlamak için önce o bağın varlığını görmek gerekir.
Utanç, suçluluk
Sistematik şiddet, yalnızca bedene, özgürlüğe veya kadının haklarına saldırmaz. Anlam dünyasına saldırır.
"Beni bu hale sen getirdin!" türü tekrarlanan mesajlar, zamanla kadının kendi hakkındaki gerçeklik algısını dönüştürür. Psikolojide buna bilişsel çarpıtma denir. Ama bu kavram, salt teknik bir anlatı olarak kalmamalı.
Bir insan, yeterince uzun süre güven duyduğu birinden aynı mesajı alırsa elbette ki içselleştirir. Bu bir seçim değil, farkında olmayan bir bilişsel mekanizmadır.
İnsan, olumsuz bir deneyime maruz kaldığında beyin tehdit algısıyla "Neden böyle oldu?" sorusuna cevap bulmak zorundadır. "Yaşadıklarımı hak ediyorum" diye cevaplamak, içselleştirmiş kadının çaresizlik dolu yanılgısıdır. Belirsizliğe ve tehdit alarmına karşı bir yanılgıdır. Çünkü beynimiz, olumsuz durumların nedensiz kalması halinde alarm vermeye devam eder. Bunun sonuçları yanıltıcı olduğundan çok daha fazlayıkıcıdır.
Utanç ise suçluluktan farklıdır ve çok daha zorlayıcı bir histir. Suçluluk "kötü bir şey yaptım" düşüncesiyle doğar. Utanç "kötü biriyim" düşüncesiyle. Ve şiddet ilişkileri, suçluluğu utanca dönüştürür. Şiddet ilişkilerinde utanç "bu benim kusurum-bu yaşadıklarımı hak ettim vb. inançların kadının duygu ve düşüncelerinde yer etmesidir.
Gerçek Bir Vaka; 27 yaşında bir kadın. İlişkisinde iki yıldır duygusal ve fiziksel şiddet yaşıyor. Bana söylediği şey şuydu "Belki de gerçekten katlanılamaz biriyimdir. Her kavgamızda bunu söyledi bana. Katlanamıyorum diyor, sonra gözü dönüyor. Bir insan neden o kadar delirsin ki?"
Bu cümleler bu vakada, utancın bir inanca dönüştüğünü resmediyor değil mi?
Ayrılma korkusu
Bu korku, şiddetin var olduğu ilişkilerde somut bir gerçekliğe dayanır sevgili dostlar.
Adli Psikoloji ve Kriminal Psikoloji; şiddet ilişkilerinde en kritik tehlike anı, ayrılma kararının verildiği/uygulandığı dönemdir. diye uyarmaktadır. Maalesef istatistiklerde tutarlı biçimde bunu göstermektedir.
Yani kadının korkusu gerçektir. "Gidersen seni bulurum", "çocukları senden alırım", "iş yerini yakarım" gibi tehditler, pek çok kadının hayatında somut birer olasılık olarak varlığını sürdürür.
Ama korkular yalnızca dışsal değildir. İçsel korkular da bir o kadar güçlüdür. Yalnız kalma korkusu özellikle kimlik erozyonu yaşamış kadınlarda çok derinleşir. Kadın zorlantılı ve yaşam tehdidi içeren bir ilişkide değerini yitirmiştir. Bir daha sevilmeyeceği, beğenilmeyeceği ve kabul görmeyeceği inancı geliştirir.
Ayrılık seçeneği düşünüldüğünde "çocuklarım babasına muhtaç kalır, ben onlara yeterince bakamam." gibi bir inanç kalıbı kendini gösterir.
Ekonomik korku "Nereye giderim, nasıl geçinirim?" korkusu evlilikleri bitiremeyen kadınların ortak korkularından birisidir.
Ailenin tepkisi de yine ülkemizde görülen, evliliği bitirmekte zorlantı yaratan en yaygın korkudur.
Bu korkular tek tek bile ağırken, hepsi aynı anda yaşandığında, ayrılmak gerçekten imkânsız olabilir. Ve bu hisleri küçümsemek, haksızlıktır. (Hatta dışarıdan bakanlar için doğrudan aptallıktır.)
Ekonomik bağımlılık ve "güçsüzüm" hissi
Genç kadınlar için ekonomik bağımlılık, özgün bir boyuttur. Henüz kariyerinin başındayken, belki okulu bitmemişken, belki ilk işindeyken bir ilişkiye başladığında, ekonomik özerklik henüz tam kurulmamış olmaktadır.
Diğer yandan, ekonomik bağımlılık yalnızca maddi bir mesele değildir. Çalışmayan, geliri olmayan bir kadın için psikolojik bağımsızlığı da etkileyebilir. Para kazanamamak, kendi kararlarını verememek, harcamalarını açıklamak zorunda kalmak, özerklik hissini sistematik olarak yok eder. Ve özerklik hissi yok olduğunda, inanç kalıplarının arasına “güçsüzüm” inancı yerleşir.
"Elalem ne der?" baskısı
Şiddeti bireysel bir sorun olmaktan çıkarıp kültürel bir sessizlik içinde saklı tutan en güçlü mekanizmalardan birisi "El alem." baskısıdır.
Türkiye'de aile, hem en temel destek birimi, hem de kadını içinde tutmaya zorlayan en güçlü kaynak olabiliyor. “Her evde böyle olur-Erkektir yapar- Döver de sever de…” hatta “Gelinlikle çıktın ancak kefenle dönersin.” gibi mesajlar nesiller boyu taşınmış ve kadının psikolojisine çok erken yaşlarda işlemiş cümlelerdir.
Bu cümleler, sadece şiddeti normalleştirmez, içselleştirir de... Kadınlara "Bu senin problemin, kocanla çöz." demektedir. Ve o içselleştirme, kadını korkunç bir deneyiminin içinde yalnızlığa mahkum etmektedir.
"Elalem ne der" baskısı, kolektif bir gözetimdir arkadaşlar. Kadın artık yalnızca faile değil tüm sosyal çevreye hesap veren olmak zorundaymış gibi hisseder. Boşanmak bir kişisel karar değil, sosyal bir yargılanma süreci haline gelir. Ve bu da, yukarıda saydıklarımızla zayıflamış olan ayrılma iradesini çoğu zaman yok eder.
Güçlü Kadın
"Güçlü kadın" söylemi destekleyici gibi algılanır değil mi? Ama içinde sinsi bir mesaj taşıdığı da bir gerçektir. Acıyı belli etmemek güçtür. Katlanmak güçlülüktür.
Bu söylem, kadın için şikayet etmeyi, yardım istemeyi zorlaştırır. Ve bir kadın bu inancı içselleştirdiğinde, yaşadığı şiddetin ne zaman "gerçek şiddet" olduğunu sorgulamaya başlar.
Bir araştırma çalışmamızda “Şiddet görüyor musunuz?” sorusuna “Hayır” yanıtı veren kadınların % 65’i “Partneriniz size bağırıyor mu?” sorusuna “Evet” yanıtı vermişti. Erkeklerin çatışma esnasında bağırması, şiddet değildi bu kadınlar için.
Dayanıklılık insani bir değerdir elbette. Ama gerçek dayanıklılık, yardım isteyebilmek, sınır koyabilmek ve acıyı görmezden gelmek yerine onunla dürüstçe yüzleşebilmektir. Susarak katlanmak dayanıklılık değildir sevgili dostlar, bir yükün ağırlığına katlanmak öğrenilmiş çaresizliktir.
İlişkim Sağlıklı mı?
Bu soru, bence her genç kadının ilişkisi sürerken ara sıra cevap bulması gereken en değerli sorulardan birisidir.
Birkaç pusula vardır ve sunmak isterim (Bunlar tanı değil dikkat çağrısıdır.)
İlişkinin içinde kendinizi güvensiz hissediyor musunuz? Partnerinizin yanında mı, yoksa ondan uzakken mi daha huzurlusunuz? İlk soruya evet, ikinci soruya uzakken yanıtı veriyorsanız başka soruya gerek yok.
Kendi ihtiyaçlarınızı dile getirebiliyor musunuz? Sınır koyduğunuzda ne oluyor? Saygıyla mı karşılanıyorsunuz, yoksa cezalandırılıyor, suçlanıyor ya da küçümseniyor musunuz?
Kendinizden uzaklaşıyor musunuz? İlişki sizi eskiden sevdiğiniz şeylerden, insanlardan, hayallerinizden uzaklaştırıyor mu yoksa yaklaştırıyor mu?
Özellikle ne için özür dilediğinizden emin olamadığınız durumlarda ne sıklıkla özür dileme ihtiyacı hissediyorsunuz?
Ve son olarak “Korkuyor musunuz?”
Unutmayınız ki hanımlar; sağlıklı bir ilişki kusursuz olan ilişki değildir. Ama güvenlidir. Büyütür. Kendiniz olmanıza alan açar.
Çıkış Yolu
İlk gerçek adım, karar almış olmak değildir. İlk gerçek adım, farkındalıktır.
Pek çok insan şiddet mağduru kadınlara "ayrıl" der, "karar ver" der. Ama karar verebilmek için önce "Burada bir sorun var ve bu benim suçum değil." diyebilmek gerekir. Bu cümleyi kurabilmek, yıllarca süren bir sürecin ürünü olabilir.
İlk adım, güvenli insanlarla konuşmaktır. Aile olmak zorunda değildir bu insanlar. Ülkemizde maalesef bazı ailelerin yanı da güvenli değildir. Destek hatları, kadın kuruluşları, bir avukat, bir arkadaş, bir terapist… Yaşananları ilk kez dışarıya taşımak, hem izolasyonu kırar hem de kadının kendi gerçekliğini dışarıdan görme imkânı sunar.
Ve şunu ekleyeyim: Şiddet olan bir ilişkide çıkış, öyle bir anda olmaz. Olmak zorunda da değil. Güvenli bir çıkış planı, aceleyle atılan bir adımdan çok daha koruyucudur.
Türkiye'de ŞÖNİM'ler (Şiddet Önleme ve İzleme Merkezleri), ALO 183 Aile ve Sosyal Hizmetler hattı ve kadın kuruluşları bu süreçte somut destek sunan kaynaklardır.
Şiddetle karşı karşıya olan veya şüphe duyan kadınlara;
Sizinle doğrudan konuşmak istiyorum sevgili kadınlar; Yaşadığınız korkunç şeyler ve hissettirdiği her şey maalesef gerçek. Ve bunların hiçbiri senin suçun değil. Olamaz. Kimse şiddeti hak etmez.
"Belki abartıyorum." diye düşünüyorsan, bu düşüncenin kendisi bile, bir şeylerin yanlış olduğunun işareti olabilir. Sağlıklı bir ilişkide insan "Belki abartıyorum." gibi bir düşünceye kapılmaz.
"Onu seviyorum." diyorsan bu bir çelişkidir. Bu çelişki seni kötü, hatalı, zayıf ve korkak biri yapmaz. Çünkü bu, senin bir travmanın içinde olduğunun göstergesidir. Ve travma iyileştirilebilir. Sen iyileşebilirsin. Bunu kendine borçlusun.
"Kimse anlamaz, kimseye söyleyemem" diyorsan, bu his de şiddetin sana öğrettiklerinden biridir. Anlayan insanlar var. Yargılamadan dinleyenler de var.
Ve şunu bil ki arkadaşım; Yardım istemek, en büyük güç göstergesidir. Susmak değil konuşmak cesaret ister. Eğer şu an güvende değilsen ALO 183'ü ara. Bizi ara uzmanlarımızla görüş. Grup destek toplantılarımıza katıl.
Sevgili dostlar, sevgili kardeşlerim, değerli hanımefendiler; Şiddet sizin suçunuz değil. Ne giydiğiniz, ne söylediğiniz, ne kadar geç kaldığınız sizi şiddetin kurbanı edecek gerekçeler olamaz. Bu hayatta hiçbir şey, hiç kimseye, senin ruhunu veya bedenini incitme hakkı vermez.
Sen bir "mülk" değilsin, sen birinin "malı" değilsin. Sen, dünyaya kendi anlamını yaratmaya gelmiş, biricik insanlardan sadece birisin. Dünyaya bir can getirecek biyolojik bir varlık olduğun kadar, kutsal da bir varlıksın.
Eğer ilişkine baktığında gördüğün şey, ruhundaki ve tenindeki yaralarınsa bil ki; o yaraları taşımak başlı başına senin gücünün göstergesidir. Harmoni Kulüp’te gücüne güç katmak isteyen gönüllü bir ekip var. O zincirleri ellerinle kırıp atman için yanında olacağız. Yalnız değilsin, yanlış değilsin. Sen sadece, henüz kendi gücünle tanışmamış birisin.
Okuduğunuz için teşekkürler dostlar,
Hak ettiğiniz gibi… doğanızda olduğu gibi… sadece sevgiyle kalın…
Cemal M. Bulut




Yorumlar