Modern Çağ Kadını Olmak
- harmonikulup
- 23 Oca
- 7 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 3 gün önce
Yirmi birinci yüzyılda kadın olmak, insan bilimleri (sosyoloji, psikoloji, antropoloji) penceresinden bakıldığında "kazanılmış haklar" ile "yeni nesil yükler" arasında sıkışmış bir hibrit varoluş mücadelesi halinde. Modernite kadına "her şey olabilirsin" dedi, ancak "her şey olurken nelerden vazgeçmelisin, nelerden vazgeçmemelisin?" sorularını yanıtsız bıraktı.
Şimdi gelin, bu yazımızla birlikte insan bilimlerinin çıktılarını referans alarak; yirmibirinci yüzyıl kadınına yapılan haksızlıkların tablosunu birlikte analiz edelim:

"İkinci Vardiya"
Sosyolog Arlie Hochschild’in literatüre kazandırdığı "İkinci Vardiya" kavramı, 21. yüzyılda hala geçerliliğini koruyor.
Kadın iş gücüne katıldı, kamusal alanda yer buldu; ancak ev içindeki iş bölümü ve "bakım emeği" (çocuk, yaşlı bakımı, evin organizasyonu) orantılı bir şekilde paylaşılmadı.
Bununla birlikte kadının üzerinde duygusal emek sorumluluğu oluştu. Kadın, çevresinde herkesin duygularını şefkatle üstlenen, onlardan alacağı duyguların sınırlarına riayet etmesi beklenen (dengesiz duygusal alışveriş), sadece sevgi, şefkat, merhamet, anlayış gibi duygular sunmak zorunluluğu olan birey dayatmasıyla karşı karşıya kaldı.
"Süper Kadın" Miti ve Performans Kaygısı
Bu çağın insanı, hiç durmadan kadına mükemmel olma baskısı saçıyor. Kadın, mükemmel bir anne olmalı, mükemmel bir kariyer figürü olmalı ve her daim bakımlı bir bedene sahip olmalı. Çekiciliğin ve seksapelin sınırlarını belirleyen belirleyene... Kadına insan olduğunu hissetmek dışında her şey mübah oldu.
Bu çoklu dayatma, kadının kendi öz-değeriyle ilgili sürekli bir "yetersizlik" hissine kapılmasına yol açtı. Bu durum, psikolojik olarak "Imposter Sendromu" (sahtekarlık sendromu), tükenmişlik ve depresyon oranlarının kadınlarda daha yüksek seyretmesine neden oldu.
Beden Politikaları
Sosyal medya ve dijital kültürle birlikte, kadının bedeni üzerindeki antropolojik baskı "estetik ve güzellik" kavramlarını aşarak, kadınları kusursuz görünmesi gereken performans objesine dönüştürdü. Porno kültürü kadını metalaştırdı. Kadın neredeyse sadece erkeği mutlu etmek zorunda olan bir zevk nesnesine dönüştü. Kadına kadınlığını hissetmek de haram oldu.
Cam Tavan ve "Labyrinth" Modeli
Eskiden kadınların yükselmesini engelleyen engellere "Cam Tavan" denirdi. Ancak modern sosyoloji artık "Labyrinth" (Labirent) metaforunu kullanıyor.
Kadınların karşısında tek bir engel yok; aksine her adımda karşılaşılan mikro-agresyonlar, önyargılar ve yapısal engellerden oluşan karmaşık bir yol var. Bu labirent, kadını yolun başında değil, yolun her aşamasında yormak üzere tasarlanmış durumda. Ve bu labirent kadınların kendilerini bir insan gibi hissetmelerine engel oluyor.
Küresel "Bakım" Zinciri
Antropolojik bir perspektifle bakıldığında, 21. yüzyılın en büyük zorluklarından biri de kadınlar arasındaki sınıfsal uçurumdur. Batıdaki veya üst sınıftaki profesyonel kadın "özgürleşebilmek" için ev işlerini ve bakım emeğini, genellikle daha az gelişmiş ülkelerden gelen veya alt sınıftan olan kadınlara devreder. Bu, sevgi ve bakımın küresel bir emtia haline gelmesine ve kadın dayanışmasının sınıfsal duvarlara çarpmasına neden olur.

Özgürlük mü, Yoksa Yeni Bir Kafes mi?
İnsan bilimleri 21. yüzyılda kadın üzerindeki baskının, "seçim yapma zorunluluğu" ve "mükemmeliyet dayatması" üzerinden işliyor. Kadın, geleneksel rollerin ağırlığı ile modern dünyanın "özgür birey" olma talebi arasında bir denge kurmaya çalışırken, çoğu zaman kendi ihtiyaçlarını listenin en sonuna koyuyor.
21. yüzyılda kadın olmanın zorluğu, artık sadece "haklar" meselesi değil, "zihinsel ve duygusal alanın" sömürülmesine karşı verilen bir savunma mücadelesidir.
21. Yüzyılda Kadın Psikolojisi
Günümüz kadını, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar "seçenek" sahibi görünüyor olsa da insan bilimleri, bu seçeneklerin aynı zamanda devasa birer içsel kuşatma haline geldiğini gösteriyor.
Kadınların Yaşadığı Temel İç Çatışmalar
Modern kadın, yüzyılın değer yargıları arasında bir "kimlik gerilimi" yaşıyor:
Özerklik vs. Bakım Verme: "Kendi ayaklarım üzerinde durmalıyım ve bağımsız olmalıyım" (modern) ile "Sevdiklerimin ihtiyaçlarını karşılamalıyım ve onları bir arada tutmalıyım" (geleneksel) arasındaki çatışma. Kadın, kendine zaman ayırdığında suçluluk; başkalarına adandığında ise kendini kaybetme korkusu yaşıyor.
Arzu vs. Onaylanma: Kadınların kendi istekleri, arzuları ve ihtiyaçları ile toplumun, medyanın veya ailenin nereden uydurduğu belli olmayan "ideal kadın" şablonu arasındaki makas açılıyor. Herkesin kendine sorması gereken "Ben ne istiyorum?" sorusu, kadınlar için "Ailemi, eşimi/erkek arkadaşımı, çocuğumu, arkadaşımı, patronumu nasıl memnun ederim?" sorusunun gölgesinde kalıyor.
Kariyer Tutkusu vs. Biyolojik/Sosyal Zamanlama: Sosyolojide "Zaman Sıkışması" olarak adlandırılan bu durum, kadının üretkenlik yılları ile biyolojik saatini senkronize etme çabasının yarattığı ağır bir strestir.
Bu Çağın Kadınlarda Tetiklediği Psikolojik Sorunlar
Modern yaşamın hızı ve "mükemmeliyet" baskısı, kadın psikolojisinde spesifik bazı yaralar açıyor:
Yüksek İşlevli Kaygı (High-Functioning Anxiety): Dışarıdan bakıldığında başarılı, düzenli ve her şeye yetişen kadın; iç dünyasında sürekli bir felaket senaryosu ve yetersizlik hissiyle boğuşuyor. "Her şeyi kontrol etmeliyim, yoksa her şey dağılır" düşüncesi kronik bir kaygı motoru gibi çalışıyor.
Öz-Nesneleştirme ve Beden Dismofisi: Dijital kültürün etkisiyle kadınlar kendi bedenlerine bir "gözlemci" gibi dışarıdan bakmaya başlıyor. Bu, bedeniyle barışmak yerine onu sürekli "onarılması gereken bir proje" olarak görmeye yol açıyor.
Karar Yorgunluğu ve "Depresif Boşluk": Her şeyi seçme özgürlüğünün getirdiği ağırlık, bir noktadan sonra anlam kaybına ve "her şeye sahibim ama neden mutlu değilim?" sorusuyla tetiklenen bir tür varoluşsal depresyona neden oluyor.
Psikolojik dayanıklılık ile duygusal tükenmişlik arasındaki sınır, "Öz-şefkat" ve "Sınır Koyma" kavramlarının yok olduğu yerde silinir sevgili dostlar. Ve bu çağın kadınları bu silinmiş izler üzerinde yönünü bulmaya çabalıyor.
"Dayanıklılık" Tuzağı: Toplum, kadınlara "Sen güçlüsün, halledersin" diyerek aslında dayanıklılığı bir yük taşıma kapasitesi olarak pazarlıyor. Oysa gerçek dayanıklılık, fırtınada esnemek ve sonra eski haline dönmektir. Eğer bir kadın "hiç kırılmamalıyım" diyerek çelik gibi durmaya çalışıyorsa, o çizgi çoktan aşılmış demektir. Unutmayın ki bir çeliğin bile yük kaldırma kapasitesi vardır. İnsan çelik değildir. Esnediği her yerden kırılabilir insanlar.
Anestezi Modu: Duygusal tükenmişliğin başladığı en net yer, kadının artık bir şey "hissedememeye" başladığı andır. Acıya, neşeye veya yorgunluğa karşı duyarsızlaşma (depersonalizasyon), sistemin sigortasının attığını gösterir.
Mücadele vs. Maruz Kalma: Dayanıklılık, bir zorlukla mücadele edip sonunda dinlenmeyi içerir. Eğer dinlenme aşaması yoksa ve mücadele süreklilik arz eden bir "maruz kalma" haline dönüşmüşse, bu artık dayanıklılık değil, tükenmişliğe giden bir geri sayımdır.
Kadınlar ve Çağın Aşk İlişkileri
Modern ilişkilerde kadının konumu, "eski beklentilerin üzerine yeni beklentilerin eklenmesi" şeklinde özetlenebilir. Bu durum, kadınlar için ilişkileri adeta bir "denge cambazlığına" dönüştürüyor. Sorularını sosyo-psikolojik bir perspektifle inceleyelim.
Modern İlişkilerde Değişen Roller
Eskiden kadından beklenen rol daha belirgin ve sınırlıydı (ev ve bakım). Bugün ise beklentiler katlandı. Kadın artık evin finansal yüküne ortak olan bir "profesyonel" olmak zorunda. Erkeğin sadece eşi değil, aynı zamanda en iyi arkadaşı, entelektüel partneri ve sosyal vitrini olması bekleniyor. Tüm bu modern rollerin yanında, ev içi düzenin ve çocuk bakımının "nihai sorumlusu" olma beklentisi (gizli veya açıkça) hala kadının omuzlarında duruyor.
Duygusal Emek (Emotional Labor) Eşitsizliği?
İnsan bilimleri araştırmaları (özellikle feminist sosyoloji), duygusal emeğin hala ezici bir çoğunlukla kadınlar tarafından taşındığını gösteriyor.
Duygusal Emek Nedir?
İlişkinin tansiyonunu dengelemek, problemlere rağmen sevgi veren olmak, erkeğin duygusal dünyasını "tercüme etmek" ve ilişkinin huzurunu korumak için kendi duygularını baskılamaktır.
Toplum, kız çocuklarını daha küçük yaştan itibaren "uyumlu", "empati kuran" ve "başkalarını rahat ettiren" bireyler olarak sosyalleştiriyor. Bu da ilişkide kadının istemsizce "duygusal yönetici" (Chief Emotional Officer) rolünü üstlenmesine yol açıyor.
Ödenen Bedel
Kadının sürekli toparlayan taraf olması, başlangıçta "fedakarlık" gibi görünse de uzun vadede yıkıcı sonuçlar doğurur. Erkek, duygular veya ilişkinin getirdiği sorumlulukları almayı öğrenemez ("Nasılsa o halleder"). Kadın, partnerine karşı "ebeveynleştiğini" hisseder. Ebeveyn-çocuk dinamiğine giren bir ilişkide ise romantizm ve cinsel arzu hızla söner. Toparlanan işler, ancak toparlanmadığı zaman fark edilir. Bu da kadının emeğinin değersizleşmesine neden olur.
Kadın bu değersizleşme hissinden korunmak için geniş alanda fedakarlıklar gösterirken sınırlarını kaybeder. Psikolojik olarak tükenmişlik yaşamaya başlar.
Yakınlık, Sınırlar ve Fedakârlık Dengesi Neden Bu Kadar Zor?
Kadınlar için bu denge bir "kaybet-kaybet" senaryosuna dönüşebiliyor. Kadın sınır koyduğunda (Örn: "Bugün çok yorgunum, yemeği sen yap"), "yetersiz kadın" veya "bencil eş" olarak etiketlenme korkusu yaşıyor. Zaten toplum fedakarlığı kadının "doğasında" bir erdem gibi sunduğu için, kadın kendi sınırlarını ihlal ettiğinde bunu bir sorun olarak değil, bir "görev" olarak algılıyor.
İlişkide Kendini Kaybetme Riski: "Erimiş Benlik"
Kadınlarda kendini kaybetme riskinin daha sık görülmesi, psikolojideki "İlişkisel Benlik" kavramıyla açıklanır:
İlişki Odaklı Kimlik: Pek çok kadın, başarısını ve değerini "ilişkilerinin kalitesiyle" ölçmeye meyillidir. İlişki kötüye gittiğinde, bu kadının kendi öz-değerine bir saldırı gibi hissedilir.
Uyum Sağlama Refleksi: Hayatta kalma ve sevilme stratejisi olarak "karşısındakinin ihtiyacına göre şekil alma", kadının kendi ilgi alanlarını, değerlerini ve hatta karakterini partnerininkine uyumlamak için feda etmesine yol açar.
Çağın Kadını Omuzlarındaki Bunca Yükten Nasıl Kurtulur?

İç sesini dinleyerek.
Sevgili kadınlar; bugün kendi iç sesinizi duymuyor olmanız bir zayıflık ya da kusur değil, yaşadığımız çağın doğal sonuçlarından birisidir. Çünkü bu çağ kadınlara aynı anda birbiriyle çelişen binlerce mesaj veriyor.
"Acınacak hale düşme, güçlü ol diyor ama şefkat göster." de diyor. "Başarılı olmak için duygularını kontrol et." diyor ama "Sevgini esirgeme çünkü eşine ve çocuğuna sahip çıkmalısın." da diyor. "Kendin ol." diyor ama "Böyle ve şöyle görünerek beğenilen ol." da diyor... Bu kadar gürültünün içinde iç ses, çığlık da atsa fısıltı gibi geliyor. Ve bir fısıltıyı duymak için gürültü değil sessizlik gerekir.
Bu yaklaşım, psikolojideki "Öz-Belirleyicilik" (Self-Determination) kuramıdır sevgili dostlar.
Toplum, sosyal medya, aile, arkadaşlardan oluşan dış sesler her zaman "gereklilikler" ve "melisin/malısın" ekleri üzerinden konuşur. İç ses ise ancak dışarının dikte ettiği o "ideal kadın" prototipi sustuğunda duyulabilir hale gelecektir. Kadınların bu "gürültüyü kısma" ve iç sesine ulaşma yolculuğunda odaklanabileceği üç temel alanı şöyle derinleştirebilir;
Doğru Soruyu Sormak
"Böyle Olmalı mı?” sorusu mu yoksa
"Böyle olmasını istiyor muyum?” sorusu mu?
Modern kadının en büyük yükü, başkalarının arzularını kendi arzusu olarak algılaması ve öyle zannetmesidir. Dışarıdaki gürültü "İyi bir anne/eş/çalışan her zaman güler yüzlü ve verimli olmalıdır." derken fısıldayan iç ses "Bugün kimseyi memnun edecek enerjim yok ve bu halimle de kabul edilmek istiyorum." diye haykıracaktır.
İç ses, performansın, rollerin ve maskelerin kenara bırakıldığı yerde çığlık atmayı bırakır.
Çelişkili Taleplerin Yarattığı "Çift Bağ" (Double Bind)
Bahsettiğimiz zıtlıklar (Güçlü kadın ol/Şefkatli olmalısın) kadını psikolojik bir çıkmaza sokar. İnsan bilimleri buna "Double Bind" der; yani ne yaparsan yap, bir şeylerin eksik kalacağına inandığın bir sistem.
Çözüm Bilinci
Tüm bu çelişkilerin senin "yetersizliğin" değil, "sistemin tutarsızlığı" olduğunu fark etmek, gürültüyü kısmanın ilk adımıdır. Suçluluk hissi, dış sesin en güçlü silahıdır; bu silahı dışarıda kadını tanımlayan (belki bu yazı da dahil) herkesin elinden almak gerekir.
Kadınlar genellikle ilişkilerde boşlukları dolduran, sessizlikleri konuşarak, gerginlikleri gülerek çözen taraftır. Oysa iç sesi duymak için ilişkide de sessizliğe ve alana ihtiyaç vardır.
Sınır koymak bir "reddediş" değil, kendi fısıltını duyabileceğin o sessiz odayı inşa etmektir. Sevilme arzusu ile sınır koyma arasındaki o hayali savaşı bitirmek gerekir: "Beni sınırlarımla sevmeyen, aslında beni değil, ona sunduğum hizmeti seviyordur."
"Yeterince İyi" Olma Özgürlüğü
Psikanalist Donald Winnicott'un "Yeterince iyi anne" kavramını, bugün tüm kadınlar için "Yeterince iyi insan" olarak güncellemeliyiz. Mükemmel olma gürültüsünü kıstığınızda, geriye kalan o "yeterince iyi" olan haliniz, aslında en gerçek, en güçlü ve en güzel halinizdir.
Okuduğunuz için sonsuz teşekkürlerimle.
Kendinizi olduğunuz halinizle benimseyip sevdiğiniz, bu güçle yaşamınıza huzur ve mutluluk doldurmanızı diler; Saygılarımı sunarım
Cemal M. Bulut




Yorumlar