top of page

Sosyal Çürüme

  • Yazarın fotoğrafı: harmonikulup
    harmonikulup
  • 4 Nis
  • 10 dakikada okunur

Sayın Dr. Zeliha Bürtek hanıma en derin sevgi ve saygılarımla.


Merhaba sevgili dostlar,

Bu yazıyı yazmakta uzun süre tereddüt ettim. Çünkü toplumsal eleştiri, çok kolay bir şekilde bir savunmaya ya da karanlığa kapılmaya neden olur. Savunma ise ulusal ve milli duygulara sahip insanlarda saldırganca bir öfkeye neden olur. Nihilist bireylerde ise karamsarlığı güçlendirerek tamamen teslimiyete neden olur. İkisi de anlamlı değildir. Çünkü ikisi de toplumda bir dirhem iyileşmeye neden olmaz. Olmamıştır. Olmayacaktır.


Ama yazmaya karar verdim. Çünkü bu konuda Harmoni Kulüpte konuşmama tercihimden vazgeçtim. Ve bu ülkede yaşanan sosyal çürüme üzerine ses çıkarmayı seçiyorum.


Şunu baştan belirtmeliyim sevgili dostlar; Bu yazı hiçbir şekilde genelleme içermez. İfade şeklim genelleme yapıyormuşum gibi görünebilir ancak bu ülkede, iyiliği yitirmemiş, vicdanıyla yaşamaya devam eden milyonlarca insanın var olduğuna inanıyorum. Ve bu yazıyla o insanları incitmek istemiyorum.


Bu yazı, belirli davranış örüntüleri, ve bu örüntülerin bu coğrafyada nasıl yaygınlaştığı, nasıl normalleştiği ve nasıl sistematik bir zehre dönüştüğü hakkında.


Bir psikososyal gelişim uzmanı olarak şunu biliyorum ki; Toplumlar da travmatize olur. Toplumlar da hastalıklı örüntüler geliştirir. Ve bu örüntüler, bireylerden çok daha güçlü bir ivmeyle yayılır. Çünkü “herkes böyle” inancı, insan zihninin kendini manipüle etmek konusundaki en etkili silahıdır. Böylece yapacağı kötülüğü (ya da yiyeceği boku) başkalarının yapmış olması; kabahatini, suçunu, hatasını, yiyeceği boku meşrulaştırmasını sağlar.


Hatta bana sorarsanız sevgili dostlar; Türkiye'de sosyal evre "Sosyal Çürüme" evresini geçmiş "Sosyal Çözülme" evresine girmiştir.


Toplumsal Çürüme Nedir?

Toplumsal çürüme, toplumsal normların çöküşüyle birlikte, o toplumu oluşturan bireylerin ortak bir ahlaki çerçeveden kopması ve bu kopuşun yarattığı yönelim yoksunluğudur.


Durkheim’in “Anomi” dediği kavram, toplumda egemen olduğunda, bireyler neyin doğru neyin yanlış olduğunu artık paylaşılan değerlerle ölçemez hale gelir. Sadece çıkarlarıyla ölçer... (Sosyolojide Anomi; İnsanların başkalarıyla ilişkileri derinleştirmesinin ve onlara, topluma, insanlığa yönelik sorumluluk almamasının, çağın akışına uymaması olarak tanımlanabilir.)


Durkheim’e göre; Anominin sonucu olarak Milenyum insanları “Bunu yapmalı mıyım?” sorusuyla alacağı kararları “Bunu yapmam doğru mu?” sorusuyla sormuyor artık. “Bana ne faydası var?” sorusuyla soruyor.


İnsanlar arasındaki güven duygusunun tükenmesi, ekonomik ve sosyal çöküşün habercisidir (Francis Fukuyama’nın bakış açısıyla). Güvensizlik normalleştiğinde, işbirliği imkansızlaşır. Ve işbirliği imkânsızlaştığında, her birey kendine çekilir. Yani Fukuyama Sosyal Çürümenin anomi kavramına “bireysel güvensizlik” kavramını eklemiştir.


Sosyal güvensizliğin yaşandığı toplumların bireyleri, güven ve adalet sağlayan kurumlara da güvenini yitirir. Ortak çıkarlar için daha az işbirliği yapar. Ve bu durum bir kısır döngü oluşturur. Toplumları oluşturan bireylerin güvensizliği durmadan daha fazla güvensizlik üretir.


Dolayısıyla sevgili dostlar; Toplumsal çürüme, birikerek normalleşen güvensizlik örüntülerinin ürünüdür.

Bir toplumda çürüme üç-beş günde oluşmaz. Yıllar içinde artan çıkar odaklılık, suç, haksızlık, adaletsizlik ve bireyselliğin oluşturduğu kültürle ortaya çıkar. Ve bir kültür oluştuğunda, bireylerin zamanla o kültüre uymaması pek mümkün değildir.


Neden Burada, Neden Şimdi?

Her toplumun çürüme örüntüleri kendi tarihsel, kültürel ve sosyolojik zemininde gerçekleşir sevgili dostlar. Türkiye'ye özgü bazı dinamikler var ve bu anlattığımız gerçeklikleri görmek için kritik önem taşır.


Türk modernleşmesi, merkez ile çevre arasındaki derin bir güvensizlik üzerine kuruldu. Devlet ile vatandaş, elit ile halk, geleneksel ile modern, Türk ile Kürt, Alevi ile Sunni, Müslümanlar ile diğerleri vb. gerilimler oluştu ve bugüne kadar bu gerilimler çözülmedi.


Çözülmeyen gerilimler, kimlik krizleri üretir. Kimlik krizi yaşayan toplumlar ise aidiyet duygusunu sağlıklı şekilde yönetemez. Doğrudan taraftarlık şeklinde ve genelde saldırganca (aslında savunmacı) biçimlerde sürdürür.


Sosyolog ve Siyaset Bilimci Prof. Dr. Şerif Mardin'in "Merkez ve Çevre" analizini açıklamak isterim.

Mardin’e göre; Bizim tarihsel belleğimizde "Merkez" (yani devlet, otorite, kurumlar) vergi alan, cezalandıran, adaleti sağlayan, hukuku işleyen, mesafeli, soğuk ve neredeyse her zaman çevre tarafından korkulan bir yapı olmuştur.


"Çevre" (yani halk) ise hayatta kalabilmek için merkezin kurallarını çiğnemeyi, kendi gayri resmi ağlarını (hemşehricilik, tarikatlar, kayırmacılık) kurmayı bir hayatta kalma becerisi (survival skill) olarak geliştirmeye açık yapıdır.


Sorun şudur; Yüzyıllarca otoriteden korunmak için geliştirilen bu "işini bilme" ve "sistemi delme" refleksinin, zamanla birbirimize karşı kullandığımız bir silaha, keskin bir ahlaksızlığa dönüşmesidir.

"Sistemi kandırmak" artık devleti değil, yan komşunu, müşterini, iş arkadaşını kandırmak demektir.


Sosyoloji bilimine göre sevgili dostlar; Güven, bir toplumun tek psikolojik sermayesidir. O sermaye eridiğinde, adaletin işlediğine, bakkaldan aldığınız peynirin hilesiz olduğuna, doktordan sağlık hizmeti alacağınıza, girdiğiniz sınavın adil olduğuna inanmadığınız bir ekosistem oluşur.


Bu sistemde kendini sürekli savunmada kalmadan, sürekli "kazık yememek" için tetikte olmadan hayatta tutamayacağını düşünen insan ne yapar sevgili dostlar? Güvenemediği şeylere dönüşür. Yani güvenilmez olana…


Bu coğrafyanın bugünkü gayri resmi ahlak anayasası tam olarak budur. Birey sadece kendi ailesine, kendi kan bağına, kendi aşiretine, kendi partisine ya da kendi cemaatine karşı ahlaki bir sorumluluk hisseder. Bu çemberin içi kutsaldır. Ama çemberin dışındaki herkes? Çemberin dışındaki herkes kandırılabilir, sömürülebilir, kullanılabilir birer düşmandır.


Kendi çocuğunun boğazından haram lokma geçmesin diye dua eden bir adamın, çemberin dışındaki başka birinin çocuğunun hakkını gasp ederken zerre kadar vicdan azabı çekmemesinin psikososyal açıklaması budur.


Çünkü çemberin dışındakiler "insan" bile değildir; onlar sadece bizim menfaatlerimiz için kullanılacak nesnelerdir. İşte bu ahlaki yıkım sokağa, trafiğe, iş hayatımıza ve ikili ilişkilerimize de böyle sızmıştır.


Ayna kırıktır sevgili dostlar. Paramparçadır…


Ve o kırık camda gördüğümüz şey, hayatta kalmak için birbirini yemeyi normalleştirmiş, şefkati zayıflık, vicdanı ise enayilik sayan bir yorgunlar ordusudur.


Değerli hocam Prof. Dr. Ali İhsan Aksu’nun “Türkiye’de Modernlik ve Kimlik Analizleri” çalışması da şimdiye kadar yazdıklarımıza sosyolojik bir onay vermekte; Türkiye, Batılı modernliği hem arzulayan hem reddeden bir gerilimde yaşadığını ifade eden Ali İhsan hocam, bu gerilimin, tutarsız bir ahlaki pusula ürettiğini söyler. Artık Türkiye’de “Neye göre doğru, neye göre yanlış?” sorusunun cevabı, bağlama ve kişiye göre daha keskin bir biçimde değişiyor.


Krizlerimiz de hiç bitmiyor; Ekonomik belirsizlik, siyasi ve sosyal kutuplaşma gibi krizler uzun sürdüğünde insanlar kısa vadeli düşünmeye koşullanır. “Günü kurtarma” refleksi, uzun vadeli ahlaki davranışı imkânsız kılar. Ve bu koşullanma, bireysel çıkarcılığı hayatta kalma stratejisi olarak meşrulaştırır.


Bağlamı anlamak, mazur göstermek olarak görülmemeli. Bir insanın neden öyle davrandığını anlamak, o davranışın yanlış olduğu gerçeğini değiştirmez. Anlayış, sorumluluktan muaf değildir. Prof. Dr. Ali İhsan Aksu


Kötülüğün Sıradanlığı (Hannah Arendt'in Teorisi)

Nazi Subayı Adolf Eichmann… Büyük kötülük yapan adamdı ve tüm dünyaya insanın nasıl bir canavara dönüşebileceğini gösterdi. Sıradan, sorgulamayan, basit düşünen, sisteme uyan biriydi. Babasına ait maden işletmesinde çalıştıktan sonra bir şirkette pazarlamacı olarak çalışmıştı. Hitler’in partisine katıldıktan sonra da sıradan bir memurdu… İkinci Dünya Savaşı başlayana dek…


Eichmann savaş boyunca kimseyi öldürmedi. Friedrich Jeckeln savaş meydanında 25 bin masum insanın bizzat öldürdüğünü itiraf ederken, Eichmann masa başında 4 milyon insanın ölümünden sorumlu tutuldu. Çünkü kendisi Yahudilerin sistematik şekilde toplama kamplarına gönderilmesini organize eden bürokratik mekanizmanın başındaki isimdi.


1960 yılında yargılandığında ise söylediği şeyler “Bana verilen görevi yaptım. Ülkemdeki kanunlara uydum. Bana verilen emirleri uyguladım.” olmuştu. Hannah Arendt, bu Eichmann denen canavarın davasını takip ettikten sonra “Kötülüğün Sıradanlığı” kavramını ortaya attı.


Kötülüğün Sıradanlığı

Kötülük her zaman patolojik bir öfke ve nefretten doğmayabilir. Bazen sorgulamadan itaat etmekten, bürokratik bir dişli olmaktan ve düşünceyi sisteme devretmekten doğar. Eichmann, kötülüğün "memurlaşmış" haliydi sevgili dostlar.


Türkiye'deki belirli örüntüleri anlamak için son derece güçlü bir mercek bu faşist piç kurusu. Kötülük bu ülkede artık sıradanlaştı ve normalleşti. Esnaf, sadece müşteri kandırarak geçiniyor. Yöneticiler çalışanlarını sömürerek statülerini koruyor. Komşuluk bitti. Erkekler neredeyse her gün kadın cinayeti işliyor. Herkes öfkeli. Herkes, ne kadar aşağılık bir bok olduğuna bakmadan, bir başkasını aşağılıyor.


Sevgili dostlar; İnsanları “kötü insan” yapan şeyin sadece kişilikleriymiş gibi değerlendirmek, gerçeği görmemize engel olur. İnsanları “kötü insan” yapan şey içinde bulundukları sistemdir. Sistem kötü davranışı cezasız bıraktığında ve bu kötü davranışlar normalleştiğinde, sıradan insanlar sıradan kötülükler yapmayı da kendilerine hak görürler. Ve o kötülüklerin sıradan olması, onları daha az tehlikeli yapmaz. Çok daha tehlikeli yapar…


Çünkü insanlar, ahlaki standartlarını devre dışı bırakmak için çeşitli zihinsel mekanizmalara başvurur. “Özgürüm, istediğimi yaparım.” ya da “Herkes böyle yapıyor” veya “Böyle insanlar bunu hak ediyor.” gibi ifadeler birer inanç mekanizması yansımasıdır. Ve bu mekanizmalar, vicdanın sesini susturur. Susturulan vicdan ise artık vicdan değildir sevgili dostlar.


Türkiye'de belirli çevrelerde vicdansızlık artık bir beceri olarak görülüyor. “Saf” kalmak aptallık, “akıllı” olmak ise her türlü yolu meşru sayan bir pragmatizm olarak kodlanmış durumda. Bu, toplumsal çürümenin hastalık boyutunda bir salgına dönüşmesi için tetikleyicidir.


İnsan İnsanın Kurdudur

İnsanlık; tarihi boyunca iki varoluş biçimi arasında savaş verdi. Biri “Sahip olmak” yani tüketileni biriktirmek ve kontrol etmek. Diğeri de “olmak” yani var olmak, gelişmek.


Bu ülkede “sahip olmak” kültürü öylesine egemen hale geldi ki; ilişkilerin bile bir mülkiyet mantığıyla kurulduğunu görüyoruz. İlişkiler artık iki insanın hayat yolculuğunda karşılaşmış olması üzerine değerlenemez durumda. Sadece çıkar ilişkileri kurulur vaziyette. Ve çıkar bittiğinde, ilişki de bitiyor. Hem de hiç başlamamış, o insan hiç var olmamış gibi.


Çıkarcı ilişkilerin egemen olduğu bir toplumda güven inşa etmenin imkanı var mıdır? Çünkü herkes, karşısındakinin hangi çıkarla geldiğini hesaplamak zorunda kalır. Bu hesaplama yorucu ve yıpratıcıdır. Ve zamanla insanlar gerçek bağ kurmaktan vazgeçer çünkü vereceği zarar sadece ruhsal olmayabilir...


Güvensizliğin doğurduğu "Aptal olmayacaksın" söylemi, bu coğrafyada "vicdanlı olmayacaksın" anlamına gelmeye başladı. Bu bir dil kazası değil, bir değer kaymasının göstergesi.


İyiliği Sömürmek: Erdem Avcılığı

Çıkarcılıktan, faydacılıktan, hatta vicdansızlıktan da daha rezil bir örüntü var bu coğrafyada: İyiliği, güveni ve erdemi sömürmek.


İyi olan insan tahmin edilebilir olandır. Sınırları keskin değildir. Çünkü en basiti “hayır” demek, ötekine kötülük olabilir çelişkisi yaratır. İyi insan affetmeye eğilimlidir. Çünkü kin ve nefret taşımak, iyi insanın yüreğinde uzun süre kalmaz. İyi insan başkalarını da düşünür. Çünkü bu, o insanın temel sosyal motivasyonudur. Ve bu özellikler, belirli profiller tarafından bir zayıflık olarak okunur.


İyi insanın niyetleri istismar edilir. Güveni ihanete uğratılır. Affediciliği suistimal edilir. Empati kapasitesi, onu yöneten silaha dönüştürülür. Ve bir süre sonra iyi insan “İyi miyim, aptal mıyım?” diye sorar. Bu soruyu sormak zorunda bırakılan her iyi insan, toplumsal çürümenin doğrudan kurbanıdır.


Kötülük eğilimi taşıyan birey, canlıyı tüketir. Veren insandan sadece alır ve yoluna devam eder. Çünkü başkasının iyiliği, güveni, sevgisi onun için bir kaynaktır. Dolayısıyla tüketilmesi gereken bir hedeftir.

İyi insanları tüketen bir toplum, kendi en değerli kaynağını eritiyor demektir. Ve bu erime, biyolojik bir sona benzer: Bir vücudun kendi sağlıklı hücrelerini yemesiyle aynı şeydir.

İyi olmak aptallık değildir.


Ben Merkezcilik ve Her Şeyi Bilme Hastalığı

Sevgili dostlar yetersiz bilgiye sahip bireyler, kendi yetersizliklerini değerlendirme kapasitesinden de yoksundur. Yani az bilen, ne kadar az bildiğini bilmez. Ve bu durum birçok insanda aşırı özgüvene yol açar.


Bu bulgu bugün sosyoloji ve Psikoloji dünyasında 'Dunning-Kruger etkisi' olarak bilinir. Ve Türkiye'deki belirli sosyal medya ortamlarında, bu etkinin işlediğini görürsünüz.


Her konuda bir uzman var artık. Ekonomiyi bilen var, siyaseti bilen var, psikolojiyi astroloğuyla, tarotçusuyla, edebiyatçısıyla bilen var, tıbbı bilen, hukuku bilen var. Uzmana gerek yok. Bu herbokologlar var.


Bu “her şeyi bilme hastalığı”, aşırı ben merkezciliğin bir türevidir. Ben merkezcilik, yalnızca “benim düşüncelerim ve duygularım önemli” demek kadar “benim bildiğim doğrudur” da demektir. Ve bu inanç sarmalında, empatinin varlığından söz edilemez. Çünkü empati, kendi perspektifinden çıkıp başkasının perspektifinden bakabilmeyi gerektirir. Ben merkezci birey bunu yapamaz. Çünkü kendi perspektifi, gerçeğin bizzat kendisi olarak deneyimlenmektedir.


Türkiye'de bu örüntünün sosyal medyayla birleşimi, toksik bir kimya üretti. Her birey kendi gerçeklik balonunun içinde yaşamaya başladı. O balonun içinde her şeyi biliyor, her şeyi anlıyor ve her şeye cevabı var. Balonu patlatacak bilgiye ise ihtiyaç duymuyor. Çünkü zaten artık hiç kimse rezil de olmuyor. Utanç mutanç duymuyor.


Sosyal medya bu utançsızlığı besler durumda. Mesela Twitter’da (Yeni X Platformu) kadın düşmanlığıyla dolu yorumlara “Bu videoyu savunan erkekler prenses erkektir.” minvalinde attığım tweete aşağıdaki yorum geldi.



Elbette herkes herkesin gönderisine, fikrine, düşüncesine itiraz edebilir. Favcıbaşı Enes Efendi’de kendince haklı olabilir itirazında. Ama “Muhakeme kabiliyetin yok senin.” dediği adamın, profilini anlatmak isterim size (Biraz da reklamlar);


Bu yazıyı kaleme alan ben denizin, Psikososyal gelişim uzmanlığı unvanı almak adına 4 sene lisans eğitimi üzerine, iki ayrı yüksek lisans yapmışlığı var. Almanya ve Portekiz’de 2 ayrı insan bilimleri eğitim sertifikasıyla mesleğini donatmaya çalışmışlığı var. Bu eğitimlerden birinden en yüksek dereceyle mezun olmuş ilk Türk öğrenci ünvanı edinmişliği var.


Sırf hobi olsun diye edebiyat alanında iki yıl editörlük yapmışlığı, bir edebiyat fanzini oluşturmuşluğu, bu fanzini iki arkadaşıyla birlikte iki yıl yaşatmışlığı, üniversitede araştırma görevi üstlenmişliği, altında imzası olan 17 araştırma çalışmasından ikisinin Avrupa Psikoloji Birliğinde yayınlanmışlığı var.


Koca koca şirketlerde yüzbinlerce çalışana endüstriyel psikoloji alanında eğitim sunmuşluğu, işletmesiyle sigorta şirketlerine beş ayrı alanda (ve sektörde) hizmet vermişliği var.


Bunları ondan daha iyiyim, daha üstünüm, daha bilgiliyim anlamında yazmıyorum. Muhakeme yeteneğim hakkında bilgi sahibi olmanızı istiyorum. Kesinlikle bu yorumu yapan arkadaşa “kötü insan” demiyorum. Sosyal medyada herkese açık bir paylaşım yapıp, had çizme hakkına sahip miyim; onu da bilmiyorum. Ama bu yorumu hadsizce mi değil mi, yorumu size bırakıyorum...


"Hatalı kadınların son limanı..." genellemesine de izninizle kocaman bir "Hassiktir oradan, kadın düşmanı cahil pezevenk." diyorum.


Sistem mi, Birey mi? Sorumluluk Nerede?

Bu yazıyı okurken “haklı ama sorun sistemde, bende değil' diyenler olacaktır.

Sosyoloji bilimi "Sistemler, bireyleri şekillendirir." der sevgili dostlar. İnsanları kötü yapan koşullar vardır ve bu koşulları görmek gerekir.

Ama Glasser ne diyor? Koşullar ne olursa olsun, seçim kapasitesi bireyden alınamaz. “Sistem böyle” demek, kendi seçimlerinden muaf olmak demek değildir.


Bu iki perspektif çelişmiyor tam tersine birbirini tamamlıyor.


Hatta bir adım öne taşıyacağım ve "Sorun bende değil, sistemde." diyenleriniz çok üzülecek; Sistem eleştirisi, bireysel sorumluluktan kaçmak için kullanıldığında, bireyi toplumsal çürümenin bir parçası haline getirir. “Devlet böyle, toplum böyle, ne yapayım” söylemi, pasifliği meşrulaştırır. Ve pasiflik, çürümenin sürdürülmesine katkıdır.


Eichmann pisliğine dönecek olursak, “Ben bana emirleri yerine getirdim.” gerçeklik olabilir ama kabul edilemez . Çünkü sisteme uymak da bir seçimdir. Ve bu seçimin sonuçlarından sorumluluk taşımak bireysel olgunluğun en temel göstergesidir.


Anomi kavramını hatırlayın sevgili dostlar; Normlar çöktüğünde, bireyler kendi ahlaki pusulaları ile başbaşa kalır. İçselleştirilmiş değerleri olanlar dışsal baskı olmasa da doğru davranmaya devam edenler olur. İçselleştirilmiş değerleri olmayanlar ise “sistem nereye çekerse” oraya gider.


Sistem değişmeden birey değişir mi? Hayır. Bireylerin seçimleri sistemi oluşturur. Ve sistemi değiştirmek, bireysel seçimlerin toplamıyla başlar. Bu her zaman böyledir.


Çürümeye Direnmek

Bu yazıyı kara bir umutsuzlukla bitirmeyi reddediyorum sevgili dostlar. Çünkü çürüme, bir örüntüdür. Ve örüntüler bireysel seçimlerle değişebilir.


Her insanın içinde, yaşamı seven, büyümeye yönelen, bağlanmak isteyen bir kapasite var. Bu kapasite, sistem tarafından bastırılabilir... ama yok olmaz. Tam tersine, doğru koşullar sağlandığında yeniden filizlenir.


"Sosyal çürümeye bireysel olarak karşı koymak, çürümeyi önce durdurur. Sonra da iyileştirir." Sosyal Teorisyen Prof. Max Horkheimer (Frankfurt Okulunun En Önemli İsimlerinden)

Çürümeyi durdurmak ve iyileştirmek mümkündür diyen Horkheimer bunun nasıl mümkün olduğunu dönemin koşullarında söylemiş ama dönem artık o dönem değil. Fakat Horkheimer'ın öğrencilerinden biri olan Herbert Marcuse (Frankfurt Okulu mezunu olan Marksist filozof, sosyolog ve Politikacı) Sosyal Çürüme kavramına karşı bireysel olarak neler yapılabileceğini ifade etmiştir. Marcuse'e göre sosyal çürümenin önüne geçmek için gereken bireysel adımlar;

Herkes Yapsın, Ben Yapmayacağım; Herkes yapıyor inancını reddedip insanın kendi vicdanına kulak vermesi. “Bu yaptığım doğru mu?” sorusunu sormak.

Çıkarcılığa karşı gerçeklik; Aşırı faydacılığa, çıkarcılığa karşı gerçek ilişkiler kurmak, yani insanları kullanmak yerine onlarla gerçekten var olmak.

İyiliği savunmak; Her koşulda, her durumda, vazgeçmeden…

Bilmediğini kabul etmek; Kesinliğin cazibesine rağmen “bilmiyorum” diyebilmek. Bir bilgiyi sorgulamak, doğrulamak, anlamak.

Hesap vermek; kendi hatalarını görmek ve kabul etmek. Bu, cesareti göstermekten vazgeçmemek.


Sevgili dostlar, Sosyoloji alanında yapılan araştırmalar ve toplumların tarihi gösteriyor ki; Sosyal güven yeniden inşa edilebilir. Psikoloji biliminin de “Bireysel” olarak insanın güven duygusunun yeniden inşa edileceğini gösteren milyonlarca çalışması olduğunu hatırlatmak isterim. Birey için de toplum için de güven, yavaş yavaş, ilmek ilmek ama mutlak inşa edilebilir. Ve bu toplumsal güven inşası, bireylerin tutarlı seçimleriyle başlar.


Bu coğrafyada iyiliği koruyan her insan bir güven noktasıdır. İyiliğini yitirmeyen her insan toplumsal çürümeye karşı bir ilaçtır. Ve bu ilaçlar çoğaldığında, çürüyen doku da iyileşmeye başlar. Zordur ama iyileşir…


Bu yazıda, bu ülkeyi sevmediğimin okunması beni üzer. Tam tersine bu ülkeyi adına üzüldüğüm için yazıyorum bu yazıyı. Sevdiğim için üzülüyorum. Eleştirilerim, sevgisizlikle dökülmedi. Derinden hissettiğim bir endişenin eleştirisiydi yazdıklarım. Ve o sevgiye eşlik eden endişe olmasa, bu yazı yazılmazdı.


Birbirimizi tüketmek zorunda değiliz dostlar. Bunun için tüketmemeyi seçmek gerekiyor. Her gün. Her ilişkide. Her kararda. Her seçimde. Ve zamanla topluma yansıyacağı bilinciyle…


Okuduğunuz için teşekkürler sevgili dostlar.

Her gün iyiliği seçmeniz dileklerimle.

Sevgiyle kalın...


Yorumlar


iletişim
e-posta: harmoni@harmonikulup.com
whatsapp: 05302636896

© 2035, Harmoni Kulüp

bottom of page