top of page

İlişkilerdeki Temel İnsan İhtiyaçları

  • Yazarın fotoğrafı: harmonikulup
    harmonikulup
  • 27 Nis
  • 6 dakikada okunur

Geçen hafta sonu, kardeşim kadar sevdiğim bir kuzenimle insan ilişkileri üzerine konuşurken “Biz karnı tok, ruhu açlıktan ölen varlıklarız. Bize ilişkilerin sadece romantizmden, cinsellikten ya da sırf mutluluktan ibaret olduğuna inandırdılar. Oysa insanın delirmemek için görülmeye ihtiyacı varmış.” dedi.


Gelin, bu yazıda kuzenimin bahsettiği açlığın psikososyal haritasını birlikte çıkaralım.

İnsanın ilişkilerinde gerçekten ihtiyaç duyduğu şeyler neydi?

Sevgi, saygı, fedakarlık ve güven bir ilişkinin olmazsa olmazıdır elbette. Fakat modern çağın insanı tüm kavramları işine geldiği gibi değerlendirerek boşaltır hale geldi. Bu nedenle bizi birbirimizden güç alacak şekilde bir arada tutan bu kadim kavramların da içini boşaltıp, onları birer tüketim nesnesine veya manipülasyon aracına çevirdiler. Bu bir ilişkide olmazsa olmaz kavramları kısaca açıklayıp, daha sonra az bilinen temel ihtiyaçlara değineceğim.


Sevgi

Sevgi kontrol edilemez bir tutku (falling in love) olarak pazarlanır. Karnınızda uçuşan kelebekler, sürekli onu düşünme hali ve yakınlık arzusu, biyolojinizin sizi üremeye ittiği geçici nörokimyasal süreçtir. Dopamin, adrenalin ve oksitosin çekildiğinde, o sevgi zannedilen hisler yok olur.


Erich Fromm, Sevme Sanatı adlı eserinde; “Sevgi bir duygu değil, bir eylemdir; bir karar, bir irade ve emektir.” demiştir.


İnsanın bir ilişkideki temel ihtiyacı, sadece "beğenilmek" veya "arzulanmak" mıdır? Elbette hayır. Sevgi bir ilişkideki en temel ihtiyaçlardan birisidir ve "Seni olduğun gibi kabul ediyorum ve senin kendi çiçeklerini açman için bu bahçeye karşı sorumluluklarımı yerine getireceğim." diyebilmektir. İhtiyacımız olan sevgi, gelip geçici bir heves değil, iradeyle seçilmiş bir "ilişkide kalma" seçimidir.

Saygı

Bizim toplumumuzda saygı genellikle korkuyla, itaatle karıştırılır. Oysa saygının kelime kökeni (respicere), "olduğu gibi görmek" demektir.

Psikanalist Otto Kernberg ilişkilerde bireylere yönelik “Nesneleştirme.” kavramını kullanan ilk bilim insanıdır. İlişkilerde karşımızdaki insanın bizi sadece kendi duygusal, cinsel, psikolojik ihtiyaçlarını karşılayacak bir "araç" olarak görmesi bizi nesneleştirdiğinin kanıtıdır.

İnsanın ilişkisel anlamda saygıya duyduğu ihtiyaç; Bireylerin birbirlerini kendi kafasındaki ideal kalıba sokmaya çalışmadan, birbirlerinin doğrularına, sınırlarına, korkularına ve kendilerine ait olan alanı ihlal etmekten kaçınma davranışlarıdır. Beraberinde birbirlerinin ihtiyaçlarına duyarlı olmalarıdır.


Immanuel Kant'ın dediği gibi; insan insanı bir amaca ulaşmak için hiçbir zaman araç olarak kullanmamalı, onu başlı başına bir amaç olarak görmelidir.

Fedakarlık

Geldik en yanlış anlaşılan kavramımıza.

Bizim kültürümüzde fedakarlık, insanın kendinden vazgeçmesi, kendini saçını süpürge etmesi ve tükenmesi olarak kutsanır. Sevgili dostlar bu durum; onaylanma açlığıyla kendini ilişkiye feda etmektir.


Kendi sınırlarını koruyamayan, sürekli kendinden veren bir insan günün sonunda kendini "Alacaklı" hisseder. "Ben senin için şunu bunu yaptım, sen benim için ne yaptın?" Bu soru, duygusal bir alışverişin ticari ifadesidir.


Sağlıklı bir ilişkide insanın ihtiyaç duyduğu fedakarlık, kendi sınırları içinde tam ve bütün olan (öz-yeterlilik) birinin, o bütünlüğün içinden kendi rızasıyla, alacak hissine kaılmadan (ve beklemeden) ötekine zaman, enerji, refah ya da konfor alanı sunmasıdır.


Sağlıklı fedakarlık ilişkiyi ve ilişkideki bireyleri eksiltmez. Bağı güçlendirmek için emek vermektir. Borçlandırmaz.


Güven

"Beni aldatmayacağından eminim" demek güvenin sığlaşmış halidir. İnsanın ilişkideki güven ihtiyacı, fiziksel sadakatin çok çok ötesindedir. Ve tanımı şudur; duygusal öngörülerden emin olmak…


Sinir sistemimizin bir ilişkide stres unsurlarından kurtulması için "Kavga ettiğimizde, en öfkeli olduğumuz anlarda bile benim en hassas sırlarımı, zayıflıklarımı bana karşı bir silah olarak kullanmayacak." inancı geliştirmesi ve bundan emin olması gerekir.


Güven, karşındakinin eline seni yok edebilecek bir cephanelik verip, onun cephaneliğe ateşle koşmayacağından emin olma halidir.

Eğer bir ilişkide kendinizi sürekli savunmada hissediyorsanız, "Aman şu açığımı vermeyeyim, sonra yüzüme vurur" diyorsanız, orada güven yoktur. Ve güvenin olmadığı bir ilişkide ne sevgi ne de saygı yeşerir.


Gelelim az bilinen, neredeyse hiç konuşulmayan temel ilişkisel ihtiyaçlara;


Dokunma İhtiyacı

Tıpta "Altın Saat" (The Golden Hour) denilen bir kavram vardır. Doğumdan sonraki ilk 60 dakika, bebek ve anne arasındaki bağın kurulması; bebeğin vücut ısısının regüle edilmesi ve stres hormonlarının (kortizol) düşmesi için çok önemlidir. Çünkü anneyle temas, bebeğin kalp atışını düzenler ve bağışıklık sistemini aktive eder. Eğer bu süre 60 dakikayı geçerse bebeğin stres seviyesi artabilir, kan şekeri düşebilir ve dış dünyaya uyum süreci (homeostaz) sarsıntıya neden olur.

Psikanalist René Spitz, yetimhanelerdeki bebek ölümleriyle ilgili bir araştırma yaptı; Bebeklerin fiziksel tüm ihtiyaçları (yemek, temizlik, sıcaklık) karşılanıyordu ve bu adli olarak onaylanmıştı. Ama onlara kimse dokunmuyor, sarılmıyor ve duygusal bağ kurulmuyorsa bebek sorunlarla karşılaşıyordu.

Bu bebeklerin arasında bazıları, hiçbir fiziksel hastalıkları olmamasına rağmen "marasmus" (duygusal açlıktan kaynaklanan erime) geliştirerek hayatlarını kaybettiler. Bebekler önce ağlamayı kesiyor, sonra hayata küsüyor (anaklitik depresyon) ve sonunda bağışıklık sistemleri çöküyordu.

Psikolojide "Deri Açlığı" (Skin Hunger) diye bir kavram vardır sevgili dostlar. Dokunma, insanın temel sosyal ihtiyaçlarından birisidir. Bebeklikten itibaren anne teni; sinir sistemimizi düzenler, kalp atışımızı yavaşlatır, beynimize "Burada (dünyada) güvendesin" mesajını kodlar.

Ancak bugünün mekanikleşmiş dünyasına bakın. Özellikle erkekler için fiziksel temas gergin, garip ve neredeyse yasak hale gelmiştir. Çoğu erkek için “Erkeklik” denen sözde zırh, şefkati bir zayıflık olarak kodlamıştır.

Birbirlerini çok seven iki dostun sarılmaları bile kısaltılır, sırtlara sertçe vurularak o "tehlikeli" şefkat anı hemen örtbas edilir. Erkekler arasındaki dokunma ve sevgi; ancak spor müsabakalarındaki gol sevinçleriyle, alkol masalarındaki sarhoşlukla ya da bir cenaze krizinin yarattığı o acil durumla gerekçelendirilmişse meşrudur.

Oysa temas bir ihtiyaçtır. Bir dostun omzunuza koyduğu bir el, yargısız bir sarılma, sinir sistemindeki kortizolü (stresi) yıkar, oksitosini (bağı) inşa eder. Birbirine dokunmaktan korkan, şefkati sadece cinselliğin bir ön sevişmesi zanneden bu toplum, aslında sinir sistemi alev alev yanan, güvensiz ve hırçın insanlardan oluşan bir tımarhanedir. Ya da hayvanat bahçesi. (Hangisini uygun görürseniz)


Aynalanma ve Görülme İhtiyacı

Donald Winnicott, bebek ile anne arasındaki o muazzam ilişkiyi anlatırken "Aynalama" (Mirroring) kavramını kullanır. Bebek, annesinin gözlerine baktığında kendi varoluşunun onayını görür. Henüz gelişmemiş bilincinden doğan hisler bebeğe "Buradayım ve güvendeyim." demektedir.

İşte bu ihtiyaç, insan farkında olmasa da yetişkinlikte devam eder. Bizim en büyük yanılgımız, "izlenmek" ile "görülmek" kavramlarını birbirine karıştırmamızdır.


Mesela sosyal medyada binlerce takipçiniz olabilir, her gün binlerce insan sizi izleyebilir. Ama görülmüşlük hissi sağlayan sanal etkileşim değildir.


Görülmek; karşınızdaki insanın sizin zaaflarınızı, korkularınızı, yorgunluğunuzu, yargılamadan, "sizi düzeltmeye çalışmadan" ve sizi kendi kafasındaki kalıplara sokmadan kabullenmesidir. "Şu an yaşadıklarını görüyorum ve buradayım. Burada olacağım" hissettiren bakış, görülmektir.


Bugün ilişkilerde yaşadığımız yabancılaşma, yanımızdaki insanın bizi değil, kafasında yarattığı o "ideal partner/dost" imgesini görmesinden kaynaklanmaktadır. Görülmediğiniz bir ilişkide, bir süre sonra kaçınılmaz olarak ilişkideki varlığınızı sorgulamaya başlarsınız.


Kusurlu Olma İhtiyacı

Sevgili dostlar insan kusurlu bir varlıktır. Meselenin özü de budur.

Ayrıca;

John Bowlby'nin Bağlanma Kuramına göre; insanın bir "Güvenli Üs"se (Secure Base) ihtiyacı vardır. Çünkü dış dünya koşulları, zaman zaman bir savaş alanında olduğumuzu hissettirir bize. İş hayatı, faturalar, rekabet, başarı zorunluluğu, maskeler... Bütün gün ruhumuzda 300 kiloluk güçlü ve dayanıklı olmanın zırhıyla dolaşırız.


Oysa bir ilişkide temel ihtiyaçlarımızdan biri de ruhumuzdaki zırhı güvenle çıkarabileceğimiz bir yer bulmaktır.


"Biliyorum ki; kimi zaman burada güçsüz olabilirim. Burada zaman zaman hata yapabilirim. Burada yorgun ve yetersiz olabilirim ve o beni terk etmez." hissiyle güven duymamız gereklidir.


Maalesef modern insan, zayıflık gösterdiğinde sömürüleceğine (Ahlaki Familizm ve çıkarcılık) o kadar inanmıştır ki; en yakınındaki insanların arasındayken bile gardını indiremez. İlişkiler birer şefkat yuvası olmaktan çıkmış, herkesin kendi performansını sergilediği, zayıf olanın elendiği bir yarış alanına dönüşmüştür.


İlişkide hata yapma hakkı tanınmayan insan, bir gün o ilişkiyi hata olarak görür. İlişkide güçsüz olmaya hakkı tanınmayan insan, gücünü topladığında o ilişkiyi yerle bir eder.


Etki İhtiyacı

Psikososyal çerçeveden bakıldığında "etkileşimsel senkronizasyon" kavramı önemlidir. Etkileşimsel senkronizasyon; iki ya da daha fazla insanın bir aradayken, farkında olmadan geliştirdikleri, çabasız uyumlanma halidir.


En basit haliyle: İnsanların bir aradayken ritim, duygu ve davranış olarak birbirine “denk düşmesi” olarak tanımlanabilir.


İnsan, ilişkide varlığının karşı tarafta bir yankı bulmasına ihtiyaç duyar.

Fikrimizin dinlenmesi, sınırlarımıza saygı duyulması, duygularımızın karşı tarafın davranışında bir "etki" yaratmasıdır. Ve bu çok önemlidir. Çünkü insan, anlaşılmak isteyen bir varlık olduğu kadar, hissedilmek de ister. Dolayısıyla bu senkron olduğunda “anlaşılma” hissine “hissedildiği” hissi de eşlik eder. (Hisli ve zor bir cümle oldu değil mi?)


Eğer konuştuğunuzda duvara konuşuyor gibi hissediyorsanız, eğer eşiniz/dostunuz sizin acınıza, öfkenize, kederinize rağmen kendi bildiğini okumaya devam ediyorsa, orada yankı yoktur. Yankının olmadığı yerde bir ilişkiden söz edilemez.


Samanlıkta İğne Aramak

Kuzenim haklıydı sevgili dostlar...

Bizler dokunmaya, dokunulmaya, yargılanmadan kabul görmeye, zırhımızı çıkarıp yorgun halimizle de var olmaya açız. Ve bu açlığı; sosyal medyadaki etkileşimlerle, yüzeysel ilişkilerle, anlamsız cinsel deneyimlerle ya da daha çok para kazanmayla doyurmaya çalışıyoruz.


Eğer hayatımızdaki insanlarla birbirimizin bu dört temel ihtiyacını karşılayamıyorsak sadece aynı havayı, aynı masayı, aynı evi, aynı yatağı paylaşan iki yabancı olmaktan öteye gidemiyoruz demektir.


O yüzden, sevdiğiniz biriyle bir araya geldiğimizde aramızdaki duvarları yıkmamız gerek. Bazen hayatın tüm zorluklarına karşı gücümüzü alacağımız şey gerçeklikten uzak ilişki beklentileri, sayfalarca süren psikososyal çıkarımlar okumak ve felsefi öğütler almak değildir de; omuzumuza dokunduğunda “Ben buradayım, seni görüyorum" dediğini hissettiren sevgi dolu bir insanın elidir.


İlişkideki varlığıyla sürekli tahammül eden ama karşılığında tahammül göremeyen bir insanın tek başına sürdürebileceği bir ilişki yükü değildir yalnızlık. Unutmayınız ki insan; başkalarıyla yalnız hissettiğinde, kendi yalnızlığıyla mutlu olduğunu fark eden bir varlıktır sevgili dostlar.


Okuduğunuz için teşekkür ederim

Size iyi gelen ve iyi geldiğiniz ilişkilerle mutluluk dileklerimle… Harmoni Blog yayınlarımızda görüşmek üzere.

Yorumlar


iletişim
e-posta: harmoni@harmonikulup.com
whatsapp: 05302636896

© 2035, Harmoni Kulüp

bottom of page