top of page

Modern İnsan Halleri

  • Yazarın fotoğrafı: harmonikulup
    harmonikulup
  • 29 Mar
  • 5 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 30 Mar

Aptal Şişko Özgür Dünya

Dedelerimden birisi 17 yaşındayken, 15 yaşındaki anneannemle evlenmiş. Çocuk yaşlarda bir hayat kurmuşlar. İstanbul’a geldiklerinde dedem 19 yaşındaymış.


Diğer dedem ise 18 yaşındayken, 15 yaşındaki babaannem ile evlenmiş. 1944 yılında muhtarlık kanunu değiştiğinde 20’sinde köyün muhtarı olmuş. Kurulu bir düzeni büyütmüş, geliştirmiş. 25 yaşında İstanbul'a göçmüş. 1947 yılında yapılan köy yolu, bugün hala köyü şehre bağlayan yoldur.


Dedelerim ve ninelerim 6 şar çocuk getirmişler dünyaya. Dönemin koşullarında yaşanan zorluklar, imkansızlıklar, yokluklar, savaşlar, darbeler… İkisi de dörder yıl askerlik yapmışlar. Anne ve babalarını alıp büyük şehirde yaşam kurmuşlar. Ailelerini büyütmüşler. 


Çoğumuzun hikayesi böyledir. Atalarımızın kendilerine kurdukları yaşam bizlere miras kalmıştır. Sahip olduğumuz bir çok şeyi, onların evlatlarına, torunlarına bıraktıklarına borçluyuz. Farkında olsak da olmasak da…


Eskiden dünya daha yavaştı. Kimlikler daha belirgindi. İlişkiler çok daha güçlü, çok daha uzun solukluydu. Roller belirgindi, hatta roller çok netti. Ve o zamanlar insanlar, gerçekten de bir hayat inşa ediyorlardı kendilerine. Ve kendinden sonrakilere…


Peki ya şimdi?

Şimdi hayat çok hızlı ve sürekli güncelleniyor. İlişkiler yüzeysel ve kırılgan, olduğundan sürekli değişiyor. Kimlikler kolayca başkalaşıyor. Hedefler, işler, insanlar, şehirler… hiçbir şey uzun süre aynı kalmıyor.


Bauman’ın Akışkan Modernitesi dünyayı böyle tanımladı. Ama bu akışkanlık, insanın içine de yansıdı. “Peki ya şimdi?” sorusunun yanıtı da buydu. Bauman'a göre modern çağ insanın önüne sınırsız seçenek sunuyordu (Doğru). Ve seçim özgürlüğü vardı. (Acayip yanlış).


Yanlış çünkü; bu seçim bolluğu özgürlük alanını içten içe yok eden şey oldu.


Sevgili dostlar; Bu yazımızda, karşıma Bauman'ı aldım ve izninizle kendisini bilimsel gerçeklerle tokat manyağı yapacağım.

Barry Shwartz’ın “Seçim Paradoksu” diye tanımladığı durum yaşanıyor bugün. Seçenekler özgürlük getirmiyor. Tam tersine seçeneklerin bolluğu insana kaygı getiriyor. Her bir fazla seçenek, kaygıyı artırıyor. Seçenek arttıkça memnuniyet azalıyor. Çünkü her seçimin arkasında “Ya öteki seçenek daha iyiyse?” sorusu ve bunun olma ihtimali yatıyor. Dolayısıyla insan sadece seçeneklerin bolluğuyla değil, seçimini yaptıkyan sonra da memnuniyet duyamıyor. Karar körlüğüne sebep olan şey de bu soru oluyor.


Slavoj Zizek’e göre, modern çağın en aşağılık ideolojik yalanı, sınırsız seçeneğin ve esnekliğin "özgürlük" olarak sunuluyor olması. Zygmunt Bauman'ın Akışkan Modernite dediği bu lanetli çağda, Marx'ın o meşhur "katı olan her şey buharlaşıyor" kehaneti, insanlığın buharlaşmasıyla form değiştirmiş gibi görünüyor. 


Beyaz Köşede Zygmunt Bauman

Bauman, modernitenin katı evresinden akışkan evresine geçişi anlatırken, aslında insan ruhundan bahsetmektedir. Ve insan ruhunun nasıl bir tüketim nesnesine indirgendiğinin otopsisini yapmaktadır sevgili dostlar. 


Bauman modern sosyoloji ve çağdaş felsefenin en önemli isimlerinden birisidir. 91 yıllık ömründe bir çok kez toplumların değişimine şahit olmuştur. Modernlik ve postmodernlik eleştirileri hayatının son 20 yılında değişmiş, modern aklın toplumları düzenleme ve sınıflandırma çabasının, kültürel asimilasyona neden olduğunu ifade etmiştir.


Bugün aile kurmaya sıcak bakmayan, anne ve babalara, ailenin diğer büyüklerine saygı göstermeyi gereksiz bulan, gelenekselciliği, toplumsallaşmayı reddeden hatta aşağılayan zihniyet, modern çağın iti, köpeği ve kölesi olduklarını göstermektedir. Ve bu beyinsiz lümpenler Bauman'ı haklı çıkarmaktadır.


Bauman’a göre toplumsal değerlerin yıkımına neden olan bireylerin dönüşümünü, siyasi yönetimler ve sistemin baronları sağlar. Bauman bu eleştirileri ile modern toplumların ve bireylerin sosyal yıkıma yöneleceğini ilan eder.


Bu arada: Kendisine salladığıma bakmayın, Bauman, modernlik - postmodernlik üzerine çalışırken, akışkan modernite teorisinde özgürlüğü savunmuş, fakat daha sonraları çağın anlayışının, modern anlayışla aynı olmadığını, seçeneklerin de modern insan için özgürlük olmadığını kabul etmiştir.


Ölümünden hemen önce yayınladığı Retropya adlı eserinde; küreselleşen postmodern toplumlarda, bireysel kimlik, aidiyet ve kollektif biçimlerin değiştiğini, bu nedenle modern insanın kimlik gelişimi ve aidiyet kapasitesinin özgür seçimler yapmasına olanak vermediğini ifade etmiştir....


Siyah Köşede Cemal M. Bulut

Retropya kitabıyla kavgaya son vermiştir benim sosyoloji dedem. Size buradan kavga çıkmaz sevgili dostlar. Adam 1957'de akışkan modernite dediği dönemin şartlarıyla insanları bugünün imkanları (ve insanlarıyla) bir mi?

Bugün insan ilişkileri artık sabırla örülen bir inşa süreci olarak kurulmuyor. İlişkiler, anlık tatminlerin yaşanıp, bireylerin kenara atıldığı "kullan-at" model ilişkilere döndü.


Ekranı sağa kaydırarak insanları elediğimiz ve türlü türlü psikolojik şiddetle, toksik davranışlarla, birini hayatımızdan sanki hiç yaşamamış gibi silebildiğimiz bu çağda, sevgi bile insan borsasının işlevsiz bir piyasa dinamiğinden fazlası değildir.


İktisat terimleriyle insan ilişkilerini tanımlayan çağın insanından, fazlasını beklememek gerekir zaten. En tehlikeli söylemler “Bu ilişkiye yatırım yaptım.” ve “Duygusal sermaye.” ifadeleridir. 


Bu ifadeleri kullanan insanlar ilişkilerini birer "bilanço" veya "piyasa işlemi" gibi görmektedir sevgili dostlar. Ve bu bakış açısı, modern dünyada Sosyal Değişim Kuramı (Social Exchange Theory) olarak adlandırılır. Bu yaklaşıma göre insan, tıpkı bir iktisatçı gibi ilişkilerindeki kâr-zarar oranını hesaplar.


Hesaplar, çünkü faydacıdır… Çünkü bu insanlar için Sevgi, Fedakarlık, Sabır, Şefkat, Merhamet gibi duygular, insanı insan yapan hisler değildir. Piyasa değerleme ürünüdür. Çok tehlikelidir… Çok ama çok tehlikelidir… 


Kapitalist sistem sosyal değişim getirdiği gibi, insanları da süperegoya yöneltti. Sürekli daha iyisini bulma ihtimalinin yarattığı derin anksiyete, paradoksal olarak kimseye bağalanamaz, hiçbir şeye kök salamaz, hiçbir yere ait hissedemez hale getirdi insanı. Çünkü bağlanmak demek, alternatiflerden ve seçeneklerden vazgeçmek demek. Modern insan bundan vazgeçmek istemiyor artık.


Erich Fromm yıllar önce, insanın ancak egosunun sapmasıyla özgürlükten kaçabileceğini söylemişti. “Çünkü özgürlük sorumluluk getirir.” demişti. Öyle de oldu… Bugün birçok insanın şikayet ettiği şey de, yaşamaktan vazgeçemediği şey de tam olarak bu…


Özetle dostlar seçenekler arttı ama değerler, bağlar ve duygular zayıfladı. Empati ve aidiyet zayıfladı.

Gecenin üçünde gözümüze parlayan telefon ekranında sosyalleşme çabasıyla kurmaya çalıştığımız "bağ" aslında kendi narsisizmimizin boşluğunda yankılanan ve kimse tarafından duyulmayan çığlığa dönüştü. Kendimizin bile duymadığı...


Yani; ilk bakışta bu değişimler ve seçimler özgürlük getirdi gibi görünüyor ama Oğuz Atay’ın 1968 yılında yazdığı Tutunamayanlar adlı eserinden bir soru sormak istiyorum; Bize sunulan seçenekler, bizim hayata tutunmamıza engel oluyorsa, özgürlükten nasıl bahsedebiliriz?


Bağ kurmak yerine temas ediliyor. İlişkide kalmaya çabalamak yerine ilişkiyi deneyimlemekle yetiniliyor. Eva Illouz modern aşkı duygusal bir bağdan çok, piyasa deneyimine dönüşüm olarak tanımlamıştı.


İnsanlar birbirini yaşamaktan ziyade, sadece değerlendiriyor… “Bu kişi benim doğru insanım mı?” değerlendirmesi değil bu. “Bundan ne alacağım, ne kadar yatırım yapmalıyım? Daha iyisi var mı?” değerlendirmelerinden bashediyorum. Ve böylece ilişki… bir bağ kurma dinamiğiyle yaşanması gerekirken, seçenek dinamiğiyle yaşanıyor. Dolayısıyla kısa sürüyor...


Byung-Chul Han’ın dediği gibi; bu çağın insanı hapishaneleri ve gardiyanları çoktan geride bıraktı. Artık tahakküm kuran dışsal bir otoriteye, bizi kırbaçlayan bir efendiye ihtiyacımız yok; biz kendi kendimizin hem acımasız efendisi hem de itaatkâr kölesiyiz. Özgürlük ve esneklik maskesi altında, tükenmişliğe (Burnout) kadar kendimizi sömürüyoruz.


LinkedIn'de paylaşılan o sahte başarı hikayeleri, Instagram'daki o kusursuz gülümsemeler... Bunların hepsi aslında derin bir patolojinin, Durkheim'ın Anomi (amaçsızlık ve kuralsızlık) dediği o karanlık boşluğun üzerini örten birer kefenden ibaret. Modern insanın depresyonu da bu kusursuz, akışkan ve öğütücü makinenin içinde yok olmayı reddeden insan ruhunun isyanından başka bir şey değil artık.


Son Round

Sonuç olarak, akışkan modernite bizi özgür falan kılmadı. Bizi aidiyetsiz, köksüz ve sürekli kaygı durumunda yaşayan tükenmiş bireylere dönüştürdü. Şehirlerin bu kadar kalabalık, insanların bu kadar ıssız olmasının tek nedeni budur.


Belki de bize dayatılan bu kusursuz sahteliğe karşı verilebilecek tek gerçekçi tepki; bu çaresizliği, bu karanlık melankoliyi ve sistemin yarattığı tahribatı bütün çıplaklığıyla kabullenmektir. 


Sahte umutlara ve "pozitif düşünce" zırvalarına tutunmak yerine, yaramızın kabuğunu izlemek, her şeye rağmen hâlâ "insan" olduğumuzu hatırlamanın tek yolu olabilir.


Akışkan modernite özgürlüğü vaat etti ama insandan ait hissetme gücünü aldı. Bugün terapi odalarında danışanlar ve belki şu an bu ekranın karşısındaki siz sevgili dostlar aynı şeyi söylüyorsunuz; “Kendimi hiçbir yere ait hissetmiyorum.”


Sürekli değişerek ve sürekli arayış halinde kalarak, bu aidiyetsizliği aşmaya çalışıyorsunuz… Ve bu arayış hiç bitmiyor. Burada bir kötülükten söz etmek çok acımasızca olacak, biliyorum. Ama üzgünüm; bu saf bir kötülük… Çünkü mesele sadece arayış, ait hissetmemek, bağ kuramamak değil sevgili dostlar.

Sistem derinleşmemeyi üretti, buna kapılıp insanları harcadınız. Sistem alternatifleri üretti, buna kapılıp insanları harcadınız. Sistem bağ kurmadan, anlam vermeden deneyimlemeyi üretti, buna kapılıp insanları harcadınız.

Çünkü bağ kurmadığında, anlam veremediğinde, derinleşemediğinde ve alternatiflerin varlığında, başkasıyla empati kuramazsınız. Artık antipatiksiniz (Anti-Pathy). Kötülüğü sıradanlaştırdınız. Ve kötülüğün sıradanlaşması, kötü olmadığınız anlamına gelmiyor.


Lütfen dürüst olun; Hayatın akışında mısınız, yoksa siz mi tutunamıyorsunuz? Ya da gerçekten özgür müsünüz… yoksa bağ kurup anlamlandıramadığınız, sorumluluk almadığınız, derinleşmediğiniz için mi özgür hissediyorsunuz?

Bazı şeyler sadece görüldüğünde değişir.


Bauman ne derse desin; mesele hayatın akışkan olması değil sevgili dostlar. Mesele içinizde tutunabileceğiniz bir şeyin kalıp kalmadığı… Bağ kurup kuramadığınız... Ve bağ kurmaya değer biri olup, olmadığınız.


Okuduğunuz için teşekkürler Layığınız kadarıyla sevgiyle kalın.

Cemal M. Bulut

Yorumlar


iletişim
e-posta: harmoni@harmonikulup.com
whatsapp: 05302636896

© 2035, Harmoni Kulüp

bottom of page