Mutsuzluk Salgını; Kurban Rolü
- harmonikulup
- 16 Mar
- 7 dakikada okunur
HARMONİ KULÜP - MUTSUZLUK SALGINI SERİSİ — V. YAZI Kurban Rolü
Sorumluluklardan Kaçışın Bedeli...
Merhaba sevgili dostlar, mutsuzluk salgını yazı serimizin sondan bir önceki yazısına bir soruyla başlamak istiyorum. (Sen dili samimiyetiyle...)
Son bir yılda, hayatında seni mutsuz eden, yorgun düşüren, zorlayan ne varsa, onu düşünün. İş, ilişki, aile, şehir, ekonomi, siyaset, sağlık. Sizi zorlayan, her neyse… Sorum şu; Bu durumu değiştirmek için son üç ay içinde ne yaptın?
Bu yazıda konuşacağımız şey, vereceğiniz cevap ile alakalı olarak, modern insanın en sevdiği tuzak; kurban rolü. Ve kurban rolünün getirdiği tehlikeli konforla kronikleşen mutsuzluğu...
Kurban Rolü ve Konforu
Kurban rolünü üstlenmek, insanın keşfettiği en akıllıca kaçış yollarından birisi olabilir sevgili dostlar. Çünkü yaşadığınız sorunlarla ilgili kimse sizi suçlayamaz. Kimse size hesap sormaz. Olan olmuştur, olurken sizi mağdur etmiştir ve sonrası da elinizde değildir.
Martin Seligman'ın öğrenilmiş çaresizlik olarak adlandırdığı davranış örüntüsü ile kurban rolünün davranış örüntüsü aynıdır. Birey çabalasa da sonuç değişmemiştir. Artık çabalamayı bırakmıştır. Çünkü beyin sonuç alamayacağına şartlanmıştır. Bu bir karakter kusuru değildir; bu durum, tekrarlanan deneyimin yarattığı nörolojik bir örüntüdür.
Ama nöroloji bilimine göre bu böyle devam etmeyebilir. Çünkü bu örüntü öğrenilmiştir. Dolayısıyla bunun böyle olmayacağı da öğrenilebilir.
Sorun şu ki; öğrenilmiş çaresizliğin içinde yaşamak çok daha az enerji gerektiriyor. Ve insan, enerjisini koruma konusunda inanılmaz yetenekli bir varlık. Oysa acıdan kaçmak için ödediğimiz bedel, çoğunlukla acının kendisinden daha ağır olur.
Rollo May “Sorumluluktan kaçmak, özgürlükten kaçmaktır.” demişti. Ve özgürlükten kaçan insan, varoluşsal kaygısını azaltmak için bir role sarılır. O rol çoğu zaman "Kurban/Mağdur Rolü" örüntüsüdür. Çünkü mağdur rolü hem meşruiyet hem korunma hem de ilgi sağlar. Bir rolle üç kuş… kim istemez?
Şikayetin Nörobiyolojisi
Şikayet etmek, insan beyninde ödül sistemini devreye sokuyor. Bu metafor değil sevgili dostlar. Bu nörobiyolojik bir gerçeklik.
Duygularımızı başkasıyla paylaştığımızda, özellikle acı ve öfkeyi dile getirdiğimizde, beyin dopamin salgılıyor. Duyulduğunu hissetmek, sosyal bağ kurmak, bunlar beyin için küçük ödüllerdir. Ve beyin, ödül alan davranışı tekrarlar.
Araştırmalara göre; Bir insan günde ortalama 15-30 dakika şikayet ediyor. Sosyal medyayla birlikte bu süre artıyor. Ve her şikayet döngüsü beyinde bir alışkanlık hattı oluşturuyor.
Bu hat şöyle oluşuyor;
Acıyı Organize Et→ Sikayet Et → Rahatla → Tekrarla
Bir süre sonra şikayet etmek refleks haline geliyor. Fakat sorun şu ki; Şikayet, acıyı dindirmiyor. Acıyı organize ediyor. Ancak bu organize şema, geçici bir rahatlama sağlıyor. Çünkü organize edilmiş acı, zihinde taşınmaya devam eder. Dolayısıyla şikayet etme davranışı da tekrara giriyor.

Alfred Adler bunun nedenlerini yüz yıl önce tespit etmişti ve öğrencilerine anlattı;
İnsan bazen başarısızlıktan korkmak için, mağdur olmayı, çaresiz görünmeyi seçer. Adler buna 'güvenli mesafe' demiştir. Sınavdan, zorluktan, çaba gerektiren bir şeyden güvenli bir mesafede durmak olarak tanımlamıştır. Ve bu mesafe, insanın kararlı bir seçimi olmaktadır. Sınav günü çocuğun hasta olması gibi düşünün...
Yani sevgili dostlar, kurban rolü, hem kalkandır hem de kafestir. Sizi dışarıdan gelecek mızraklardan korur. Ama acının içine hapseder.
Şikayetin Ötesinde / Gestalt Psikolojisinden Bakış
Sevgili dostlar, bu başlığın altında tekrar hatırlatmalıyım ki; Bu yazı "Acıyı inkar edin." demiyor. "Acı çekme, güçlü ol, zorluklara teslim olma." demek, insana ihanet etmektir. Acı gerçektir. Yas tutulmalıdır. Öfke hissedilmelidir. Hayal kırıklığı yaşanmalıdır. Bütün bunlar insan olmanın ayrılmaz parçasıdır.
Fakat, nereye kadar?
Gestalt terapisinde “tamamlanmamış işler” diye bir kavram vardır. Bireyin anı yaşamasına engel olan, geçmişten gelen, karşılanmamış her türlü ihtiyaç, yaşayamadığı veya içinde kalan olumlu ya da olumsuz duygular, ifade etmediği düşünceleri tanımlar.
Gestalt terapisi gözüyle bakacak olursak kurban rolü, bir tür "geçmişe teslim olma" törenidir. Yaşanmamış duygular ve ifade edilmemiş kelimeler birer hayalet gibi zihnin koridorlarında dolaşmaya devam ederse, birey bu yükten kurtulmak yerine, bu yükü bir kimlik kartına dönüştürür.
Yani kurban, acısıyla dünyada bir yer edinmeye çalışır.
Şunu demek istiyorum; Kurban rolünü benimseyen kişi, tamamlanmamış işlerini bir kalkan olarak kullanır. "Başıma şöyle bir şey geldi (geçmişte) ve ben o yüzden böyleyim (bugün)." Bu cümle bireyi o anki eyleminin sorumluluğundan kurtarır. Kurban, tamamlanmamış işini bitirirse, suçlayacak kimsesi kalmayacaktır. Bu kez sorumluluk kendisine kalacaktır. Yani tamamlanmamış iş, kurbanın varoluş gerçeğidir.
Tamamlanmamış bir iş, karşılanmamış bir ihtiyaçtır. Kurban rolündeki kişi bu ihtiyacı gidermek için adım atmak yerine, o ihtiyacın yoksunluğunu kutsar. Örneğin, çocuklukta alamadığı onayı (tamamlanmamış iş) bugün herkesten talep ederken, aynı zamanda kimsenin ona bu onayı veremeyeceği bir "mağduriyet oluşturur" ve şikayet senaryosu yazar. Böylece Gestalt hiçbir zaman tamamlanmaz.
Peki ne olur? Kurban, "hiç kimse beni anlamıyor" diyerek rolünü pekiştirir. (Gestaltçılar ağlıyor.)
İnsan zihni, psikolojik zorlantılar, uyumsuzluklar ve giderilmeyen ihtiyaçlar karşısında bir kapanış (closure) arar. Kurban rolündeki birey, zihnin kapanış arayışını karşılayamaz. "Tekrarlama zorlantısı" yaşar. Kurban mağduriyetini şikayetlerini sürdürür çünkü bunlara neden olan acıyı tekrarlayarak "yaşatmaktadır".
Kurban rolü, tamamlanmamış işlerin müzeye kaldırılmış halidir. Kişi o işi bitirip müzeyi kapatmak yerine, insanları o müzeyi gezmeye ve kendi acısına tanıklık etmeye davet eder.
"Geçmişin seni şekillendirmesine izin verebilirsin. Ama geçmişin seni hapsetmesine izin vermek… Seçim senin." Max Wertheimer (Gestalt Teorisyeni)
Yazının başlarında bir yerlerde "Kurban rolünü üstlenmek, insanın keşfettiği en akıllıca kaçış yollarından birisi olabilir" yazmıştım. Yalom gibi adamım maşallah. Çünkü o da bu sözü destekler bir şey söylemiş.
Irvin Yalom varoluşsal psikolojinin dört büyük temasını ölüm, özgürlük, yalnızlık, anlamsızlık olarak tanımlar. Bu temalarla yüzleşmekten kaçan insan, hayatını onların gölgesinde yaşar. Yaloma göre Kurban rolü de budur sevgili dostlar; varoluşsal sorunlardan kaçmanın en yaygın biçimlerinden biridir.
Yalom der ki; Kurban rolündeki birey için "Ben mağdurum' demek, “Bu gölgelerin arasından nasıl kurtulurum?” sorusuna cevap aramaktan kurtuluştur.

Chat GPT'ye kurban psikolojisini görselleştirmesini istedim. Başka hiçbir komut vermedim. Bu görseli oluşturdu.
Neden böyle bir görsel oluşturdun diye sorduğumda bana verdiği yanıtı sayfanın en altında paylaşacağım. (Gizem yüklendi inşallah.)
Kurban Psikolojisi (Kurban Rolü) ve Mutsuzluk İlişkisi
Özetle dostlar; Kurban psikolojisi, bireyin yaşamındaki olumsuzlukların sorumluluğunu sürekli olarak dış faktörlere yüklediği, kendisini güçsüz, haksızlığa uğramış ve kontrolü elinde olmayan biri olarak algıladığı düşünce ve davranış örüntüsüdür.
Kurban rolündeki birey, yaşamı üzerinde etkisi olmadığına inanır. Bu durum öğrenilmiş çaresizlik duygusunu güçlendirir ve kişi kendini değiştirme gücünü göremez. Bir süre sonra bu güçsüzlüğe teslim olur.
Yaşanan olumsuzluklar sürekli olarak: diğer insanlar, koşullar, geçmiş travmalar gibi dış nedenlere bağlanır. Bu yaklaşım kısa vadede rahatlatıcı olsa da uzun vadede çözüm üretme ve sorumluluk alma kapasitesini sınırlar.
Kurban rolünü besleyen düşünce kalıpları arasında “Kimse beni anlamıyor. Ne yaparsam yapayım olmuyor.” gibi düşünceler vardır. Bu düşünceler başlangıçta sosyal çevrenin ilgisini ve empatisini çekse de döngüsel durumda sosyal çevreyi oluşturan bireyleri zamanla kendisinden uzaklaştırır.
Kurban psikolojisi, bireyin kendini korumak için geliştirdiği bir savunma biçimi olabilir; ancak yukarıdaki nedenlerle uzun vadede mutsuzluğu sürdüren bir psikolojik örüntüye dönüşür.
Kurbanı Kimliğini Bırakmak
Kurban kimliğiniz mi var sevgili dostlar; Biliniz ki bu kimliği bırakmak, kaybetmek demektir. Ve her kayıp, ardından yas tutmayı gerektirir.
Ne kaybedersiniz? Mazeretlerin arkasına saklanmayı kaybedersiniz. Suçlayacak birilerini kaybedersiniz. Acınızı paylaştığınızda aldığınız sempatik teselliyi ve ilgiyi kaybedersiniz. “Ben böyleyim, değişemem” kolaylığını kaybedersiniz. Aslında bunlar değerli kazanımlardır ama bırakmak acıtacağı için, kayıp gibi hissedersiniz.
Donald Winnicott'un, insanın çevresinin beklentilerine uyum sağlamak için inşa ettiği yapı sahte benliktir. Mağdur kimliği de çoğu zaman böyle bir yapıdır. Bir nevi gerçek benliği korumak için dışarıya gösterilen maskedir. Ve yine Winnicott’a göre, korunma sağlayan bir maskeyi sahte benliğin yüzünden çıkarmak, özgürleştirici olduğu kadar dehşet vericidir.
Jeffrey Young'a göre erken dönemde oluşan “yetersizlik şeması” kurban rolünü inşa eden zemini oluşturuyor. Ve insan bu şema ile mücadele ederken özgürlük hissetmeden önce savunmasızlık hissediyor. Çünkü çocukken kendiliğinden gelişen tüm koruma mekanizmaları devre dışı kalıyor.
Bu nedenle kurban kimliğini bırakmak "her sorunu çözmeye gücüm yeter." gibi bir hisle gelmiyor. Biraz ürkütücü, biraz zorlayıcı bir şekilde yavaş yavaş ilerliyor. Ve bu süreçte hem kendine hem de yanındakilere sabır gerekiyor.
Cehennemden Kurtuluş
Soruyla başladığım bu yazımızı, yine ikinci tekil şahıs dili kullanarak bir metaforla bitirmek istiyorum sevgili dostlar.
Hayal et lütfen: Büyük bir yangın var. Her taraf cayır cayır yanıyor. Ekonomi, bitmiş, sosyal çürüme , sosyal çözülmeye dönmüş ve son aşama olan sosyal yıkım kapıda. Şiddet sokaklarda kol geziyor. Suç her yerde. Gelecek kapkaranlık. Toplumun her kesimi bu karanlığın farkında. Kimse inkâr etmiyor.
Ve sen bu yangının içindesin. Elinde bir kova var.
Soru şu: Elindeki kova ile ne yapıyorsun?
Kurban rolünü üstlenmiş biri kovasını ters çevirip üzerine oturur ve “bu yangını ben çıkarmadım.” diyerek teslim olur. Yangına neden olanlara sitem eder. Toplumsal düzlemde bu doğrudur ve Kurban rolünü üstlenen birey bu noktada haklıdır... Ama bu teslimiyet ve kabul, ne kendisine ne topluma yaramıyordur.
Yüksek ajansı olan birey ise en az kurban rolünü üstlenmiş birey kadar masumdur bu yangında. Fakat öfkesi, üzüntüsü, gelecek kaygısı onu bir şeyler yapmaya itiyordur. Yangına su döktüğü kovasına bakıyor ve “Daha fazla nasıl su doldururum bu kovaya?” diye düşünüyordur.
Glasser'ın terapötik sorusu “Şu an ne yapıyorsun?” sorusudur.
Frankl'ın terapötik sorusu şu: “Bu koşullarda ne yapmayı seçiyorsun?”
Gerçekçi terapist olan Glasser, kurban rolündeki bireye mutlaka ikinci soruyu soruyor sevgili dostlar; Bu cehennemde daha ne kadar seyirci kalacaksın?
Sosyal destek sistemleri çerçevesinde birbirimizin şikayetlerini dinleyeceğiz. Ama bunu birbirimizin yaşamındaki kontrolünü güçlendirmek adına bir desteğe çevireceğiz. Bizi tutan değil, bizi bir sonraki adıma yönlendireni seçeceğiz. Acımıza ve öfkemize “Güçlü olmalısın!” telkini yerine “Acını hisset, ben senin yanındayım.” diyen insanlarla kendi sosyal destek sistemimizi oluşturacak, kendimizi toparladığımızda o sosyal çevreyi oluşturan bireyler için de bir şeyler yapacağız.
Evet, kurban rolünden çıkmayan, tesellinin konforunda kalanların yanına kovamızı ters çevirip oturarak yangını izlemek ve yanmayı beklemek de bir seçenek…
Bu yazıyı okuyan herkese teşekkür ederim. Seligman'dan Rollo May'e, Frankl'dan Glasser'e, Adler'den Wertheimer'e, Winnicot'tan, Young'a ve Yallom'a kadar gepgeniş bir Psikoloji çerçevesiyle sizlere Kurban Psikolojisini ve mutsuzluk ilişkisini anlatmaya çalıştım, canı gönülden rica ederim efenim. Ne demek...? Lehrer, Brown ve Zimbardo kaynaklarından da faydalandım ama daha fazla hava atmaya gerek yok. Siz buna değersiniz :))) (İlginizi çekerse Zimardo ve Brown'un kaynaklardaki kitaplarını okumanızı şiddetle tavsiye ederim. Kaynaklar kısmında Parantez içinde Türkçe yayın bilgilerini paylaşacağım.)
Chatt GPT'nin yanıtı da aşağıda :) Bir sonraki yazımıza kadar, hayatınızın öznesi olduğunuz ve tüm sorumluluklarınızı kabullenerek üzerine aldığınız, cesaret ve güçle hepinize mutluluklar dilerim. Cemal M. Bulut

Kaynaklar
Frankl, V. E. (1946). Man's Search for Meaning. Beacon Press. (İnsanın Anlam Arayışı, Phoenix Yayınevi, 2023)
Fromm, E. (1941). Escape from Freedom. Farrar & Rinehart. (Özgürlükten Kaçış, Say Yayınları, 2016)
Glasser, W. (1998). Choice Theory: A New Psychology of Personal Freedom. HarperCollins.
Horney, K. (1945). Our Inner Conflicts: A Constructive Theory of Neurosis. W. W. Norton.
May, R. (1953). Man's Search for Himself. W. W. Norton.
Seligman, M. E. P. (1975). Helplessness: On Depression, Development, and Death. W. H. Freeman.
Winnicott, D. W. (1960). Ego Distortion in Terms of True and False Self. The Maturational Process and the Facilitating Environment. International Universities Press.
Yalom, I. D. (1980). Existential Psychotherapy. Basic Books. (Varoluşçu Psikoterapi, Kabalcı Yayınevi, 2000)
Young, J. E., Klosko, J. S. & Weishaar, M. E. (2003). Schema Therapy: A Practitioner's Guide. Guilford Press.
Brown, B. (2010). The Gifts of Imperfection. Hazelden Publishing. (Mükemmel Olmamanın Hediyeleri, Butik Yayıncılık, 2011)
Yehuda, R. & Lehrner, A. (2018). Intergenerational transmission of trauma effects: putative role of epigenetic mechanisms. World Psychiatry, 17(3), 243–257.
Zimbardo, P. (2007). The Lucifer Effect: Understanding How Good People Turn Evil. Random House. Şeytan Etkisi, Say Yayınları, 2015.)
Mutsuzluk Salgını Serisi
I. Yalnızlık II. Anlamsızlık III. Kimlik Krizi IV. Cinsiyet Savaşları V. Kurbanın Konforu




Yorumlar