top of page

Mutsuzluk Salgını; Mış Gibi Yaşamak

  • Yazarın fotoğrafı: harmonikulup
    harmonikulup
  • 14 Mar
  • 9 dakikada okunur

HARMONİ KULÜP • MUTSUZLUK SALGINI SERİSİ • YAZI 3

Sahteliğin Getirdiği Ruhsal Çürüme


Bu soru, mutluluğun temel sorusu olabilir mi; Ben kendim olmadan gerçekten mutlu olabilir miyim?

Bugün nasılsınız sevgili dostlar?

Muhtemelen 'iyiyim' dediniz. Belki gerçekten iyisinizdir. Ama belki de (sadece belki) bu cevap o kadar otomatikleşmiş ki, kendinize sormadan yanıtladınız.


“İyiyim” kelimesi ne kadar otomatik, ne kadar pürüzsüz, ne kadar da beklentilere uygun değil mi? Derinlemesine yanıt vermek için iyi olup olmadığımızı bir anlığına düşünmek ise ne kadar yorucu…


Her gün, her ilişkide, her ortamda iyi olduğumuz versiyonu sahneye koymak, fiziksel bir yük kadar gerçek bir ruhsal enerji tüketimidir. Ve bu yük bedenen dinlensek bile ruhsal olarak birikir. Mutsuzluğun en az konuşulan kaynağı, gerçek olmayan bir hayat sürdürmenin yorgunluğudur.


Mutsuzluk salgını serisi, mutsuzluğun nedenlerini arıyor. Birinci yazıda hedonik adaptasyonu ve mutluluk yanılgısını gördük. İkinci yazımızda narsistleşen kültürün empatik köprüleri nasıl yıktığını fark ettik. Bu yazıda ise mutsuzluğun daha sessiz, daha sinsi bir kaynağına iniyoruz: Kendinizden uzaklaşmanın, mış gibi yaşamanın ödettiği bedel olan mutsuzluğa... Hepiniz hoş geldiniz sevgili dostlar.


Sahtelik Nedir ?

Kimse “Sabah kalkayım da sahte bir benlikle, gün boyu mış gibi yapayım.” demez.


Sahtelik, bir karar gibi görülebilir ama değildir. İlişkiler içerisinden geçip gelerek, bugünle pekişir ve neredeyse hiç fark edilmeden inşa edilir. Bir ortamda daha az kendiniz olmaya başladıysanız, kendiniz olmanın pahalıya patladığı birden fazla deneyiminiz vardır. Bir ilişkide gerçek düşüncenizi söylemekten kaçınıyorsunuzdur, çünkü daha önce bunu yaptığınızda değer verdiğiniz birini (ya da birilerini) kaybettiniz. İnsanlar ilişkilerini belli bir uyum ve uyumsuzluk düzeniyle yürütür. Ve sosyal uyum, psikososyal bir varlık olan insanın hayatta kalma mekanizmasıdır.


Zamanla bu hayatta kalma mekanizması , bir karakter inşa eder. Uyum size ait görünen ama çevreniz onu sevdiği için taşıdığınız davranış motifleri ortaya çıkarır. Ve size ait olmayan davranışlarla çevreye uyumlanmanız zamanla kendinizle olan ilişkinize zarar verebilir…


Sosyolog Erving Goffman, 1959 tarihli 'The Presentation of Self in Everyday Life' adlı eserinde, toplumsal hayatı bir tiyatro sahnesi olarak tanımladı.


Hepimiz, farklı ortamlarda fark etmeden farklı roller üstleniriz. İş yerindeki sen, evdeki sen, annenle sen, sevgilinle sen, arkadaşlarınla sen… hepsi birbirinden farklıdır.

Bu rollerin varlığı herhangi bir patoloji değil, sağlıklı sosyal işlevselliğin parçasıdır. Sorun, sahnenin kapanıp kapanmadığıdır. Çünkü kapanmalıdır. Çünkü sahne kapanmadığında rol devam eder. Böylece benliğin gerçekliği aşınır.


Goffman buna 'ön sahne' (front stage) ve 'arka sahne' (back stage) ayrımı der. Sağlıklı bir insan, arka sahnede kendisidir. Arka sahnesinde daha az var olan insan, ön sahnede sadece performans halindedir.

Perde kapandığında, yalnız olduğunuzda ya da en yakınınızdaki insanlarla olduğunuzda gerçekten kendiniz misiniz? Bu sorunun cevabı, pek çok insanın mutluluk ve mutsuzluk halinin tam merkezini işaret ediyor sevgili dostlar.


Mış Gibi Yetişkinler: Çocuklukta Öğrenilen Performans

Rahmetli Doğan Cüceloğlu (Ruhu şad olsun) 'Mış Gibi Yaşamak' adlı eserinde Türkiye'ye has bir yetişkin tipini tanımlamıştır. “Dışarıdan uyumlu, başarılı, saygın, ama içeride kopuk, gerçek duygularından uzak biri.” demiştir. Doğan hocamıza göre bu durum yıllarca süren bir öğrenmenin ürünüdür. Özellikle koşullu sevgi görmüş çocukluk ve ergenlik deneyimlerini işaret eder.


Çocuk ve ergenlere yönelik koşullu sevgi genellikle şöyle işler sevgili dostlar;

Çocuk anneye ve babaya göre 'doğru' davrandığında sevgi görmüştür. Çocuk, anne ve babanın başarı kıstasına uygun bir başarı elde ettiğinde sevgi görmüştür. Çocuk, canı acımasına rağmen, sırf anne ve baba o anki krizi yönetemeyeceği için ağlamadığında takdir ve sevgi görmüştür. Çocuk yaşadığı evde sanki bir birey değilmiş gibi, sadece anne ve babaya koşulsuz itaat ettiğinde sevgi görmüştür. Anne ve babayı utandırmadığında, kızdırmadığında sevilmiş, takdir edilmiş ve ilgi görmüştür.


Anne ve babaya yanlış davrandığında, anne ve baba kızdığında, anne ve babaya göre bir şeyi başaramadığında geri çekilme, öfke, gerilim, ilgisizlik, kayıtsızlık görmüştür.


Çocuk davranış örüntülerini çok çabuk farkeder. İşte bu farkındalık çocukta “Ben yanlışım, ben hatalıyım.” algısı oluşturduğunda, annem ve babamın dediği, istediği gibi yaparsam sevgi alırım algısı oluştuğunda… sinir sistemi hatalı kodlarla çalışmaya başlamış demektir.


O çocuk büyür. Ama o algı, davranış motiflerini çoktan çizmiştir. Yetişkin olduğunda da aynı motifleri kullanır. Gerçek kendini, gerçek duygusunu saklar, kabul göreceği stratejist versiyonu gösterir. Sahnenin önünde yaşamayı da böyle öğrenir.


Göstermekle kalmaz, bu strateji ile yaşar. Ve bir gün, bir yerlerde insan ruhu bu büyümüş çocuğa ağır bir fatura keser.


İşte bu fatura, bu serinin anlamaya ve anlatmaya çalıştığı mutsuzluk izinin tam da buradan geçtiğini gösteriyor.


Birinci yazıda konuştuğumuz 'boşluk-tamamlanmamışlık” hissi (işi var, evi var, ilişkisi var ama bir şey eksik) çoğunlukla buradan besleniyor. Çünkü dışarıdan inşa edilen hayat, içeriden tanınmayan bir benliğe aittir. Ve o benlik, ne kadar başarılı olursa olsun, ne kadar onay alırsa alsın doymaz. Çünkü aslında ben değil stratejik bir versiyon sahnedeydi.


Türkiye'de bu dinamiğin kendine özgü kültürel katmanları var maalesef sevgili dostlar ve bu katmanların her biri çok etkili. El alem ne der?

“Ayıp olur.”

“Büyüklerin yanında öyle konuşulmaz”

“Erkek dediğin ağlamaz.”

“Kız çocuğu öyle oturmaz.”


Bu cümleler, nesiller boyu performansı öğreten birer programlama kodudur. Ve bu kodlar, çocukların, ergenlerin ve erken dönem gençliğin gerçek duygusal deneyimini değersizleştirir. Sonuç, duygusunu ifade edemeyen, bastırmayı 'güç' zanneden yetişkinlerdir.

Sosyal Medya: Sahteliğin En Büyük Sahnesi


Goffman'ın ön sahne ve arka sahne ayrımını 1959'da yazdığını hatırlayın sevgili dostlar. Goffman bu ayrımı anlattığı zamanlar arka sahne, ev, aile, yakın sosyal çevre olarak tanımlanırdı. Görünmez olan, hatta özel olduğu için korunandı… Ama sosyal medya çıktı. Sosyal medya kullanıcıları durur mu? Arka sahneyi de ön sahneye dönüştürdü.


Artık yalnızlık bile paylaşılabilir içerik. Sabah kahvesi estetik. Acılar ilgi çekici birer yazı içeriği. Kullanıcının tatili, yediği, içtiği, giydiği, hissettiği, hatta sevgiliyle öpüşmesi, kocasının göbeği, yatağının nevresimi, spor salonundaki teri, banyosunun terliği, hatta göt deliğine yakın çekim açılarıyla bedeni, her şeyi ama her şeyi performansın hammaddesi haline geldi. Ve bu dönüşüm, kaçınılmaz olarak yıkıcı sahteliği derinleştirdi.


Harmoni Blogta yayınlanacak “Dijital Otopsi” yazımızda algoritmaları masaya yatırıp, tek bir merkezden insan iradesi nasıl şekillendiriliyor hep birlikte inceleyeceğiz.


Bu yazıda meselenin kimlik boyutuna bakacak olursak; Araştırmalar, sosyal medyada paylaşılan “ben” ile gerçek deneyimlenen “ben” arasındaki mesafenin genişledikçe depresif belirti düzeyinin arttığını gösteriyor.


Bu korelasyon “sosyal medya zararlı” sonucuna işaret etmiyor. Daha nüanslı bir detay veriyor; Gerçek benliğimizden uzaklaştıkça iç dünyamızda ciddi kırılmalar oluyor. Türkiye'de lise öğrencilerinin yüzde 22,7'si günde 3-5 saat sosyal medyada vakit geçiriyor. Bu nesil, kimliğini büyük ölçüde dijital performans içinde inşa ediyor. Ve bu inşanın bedeli bu çocuklara ve topluma ne ödetecek, henüz tam olarak görülemiyor.


Sosyal medyanın sahteliğe katkısı yalnızca “sahte persona inşası” değil maalesef. Gerçek duyguyu paylaşmadan o gösterilecek duygunun nasıl görüneceğini düşünmek...


Ağlayan kadınlar, adamlar görüyoruz videolarda. Telefonunu almış. Acısını takipçileriyle paylaşmak istemiş. Aklında çektiği acı yok. Şu var; bu acı kaç like alır?


Kederi tam manasıyla hissederken bile “bunu nasıl anlatırım?” sorusu geliyor akıllara. Deneyim, henüz deneyimlenmeden önce dışarıdan kurgulanıyor.


Ve bu kurgu içinde zamanla artık neyin gerçek hissettirdiğini, neyin performans olduğunu ayırt etmeyi bilişsel olarak güçleştiriyor. Bu bulanıklık, bu serinin ikinci yazısında da konuştuğumuz özgün duygu kapasitesinin aşınması ve hatta mutsuzluğun kronikleşmesine tehlikeli biçimde neden oluyor.


Ruhsal Çürümenin Anatomisi: Uyum ve Zizek

Carl Rogers, hümanist psikolojinin kurucusu ve elbette en önemli isimlerinden birisidir. Oluşturduğu ekolün en önemli kavramlarından biri “Congruence…” Yani Uyum.


Rogers'a göre psikolojik sağlığın merkezinde içeriden hissettiğiniz ile dışarıya yansıttığınız arasında bir uyum olması. Gerçek ben ile ifade edilen, sunulan, gösterilen ben ne kadar benzer?


Carl Rogers’in Uyum Kavramı;

Rogers üç benlik katmanını aşağıdaki gibi tanımlamıştır dostlar.

Organizmik deneyim: Gerçekte hissettiğiniz. Bedenin, duygunun, içgüdünün sesi.

Benlik: Kendiniz hakkında oluşturduğunuz imaj. 'Ben şöyle biriyim.'

İdeal benlik: Olmanız gerektiğini düşündüğünüz kişi. Ailenin, toplumun, kültürün talep ettiği versiyon.


Congruence (Uyum): Bu üç katmanın birbiriyle uyum içinde olması. Ne kadar uyumluysa, o kadar psikolojik iyi oluş hali ve psikolojik sağlamlık gerçekleşir.


İnkongruence (Uyumsuzluk): Organizmik deneyim ile benlik kavramı arasındaki makas açıldığında kaygı, boşluk, anlamsızlık baş gösterir. Ve bu makas yıllar içinde açıldığında Roger’in “psikolojik bozulma” dediği sağlıksız ruh hali ortaya çıkar.


Rogers'ın bu çerçevesi, mutsuzluğun neden bu kadar yaygın olduğuna dair çok net bir yanıt sunduğu için yazımızda yer buluyor sevgili dostlar. İnsanlar, organizmik deneyimlerinden kopuk yaşıyor. Kültürün, ailenin, sosyal ortamın beklentileriyle oluşturulmuş bir benlik kavramını taşıyor. Ve bu benlik kavramı, gerçek duygularımızı, gerçek isteklerimizi, gerçek sınırlarımızı sürekli olarak bastırıyor.


Benim yaşayan felsefe kralım Slavoj Zizek, bu noktayı destekleyen bir katman açıyor ve pekiştirmesi açısından önem taşıdığı için sizinle de paylaşmak istiyorum sevgili dostlar.


Zizek’e göre sahtelik, bireysel bir kusur değildir başkalarının talebidir. Bu başkaları yakın çevre olduğunda ruhsal sorunlar oluşturmaz. Anlık öfke ve kırgınlıklar oluşturur. Ancak sistemin talepleri insan için zorlayıcıdır. İnsan bu zorlantıyı yaşarken, içinde yaşadığı sistemi suçlamaz. Çünkü sistem, faydalı, uyumlu, üretken, görünür. Tam da ihtiyaç duyduğu tüketici bireyleri bu görüntüsüyle manipüle eder.


Ve insan sistemin bu talebine cevap vermek için, gerçek benliklerini feda eder. Yorgunluk, boşluk, anlamsızlık… Bunlar bireysel kusurların değil, sistemin (Zizek’in sistem dediği, kapitalizm ve kapitalizmden beslenen sermayedir.) talep ettiği sahteliğin kaçınılmaz faturasıdır.


Zizek Londra üniversitesindeki bir sunumunda genç bir öğrencinin sorduğu “Peki neden mutlu olamıyoruz?” sorusuna bu çerçeveden nefis bir yanıt vermiştir


“Çünkü mutlu olmana izin vermeyen bir sistem içinde kendin olmaya çalışıyorsun.”


Özgünlük; Cemal Bulut ve Carl Rogers

Bu konuda çok dikkatli olmam gerektiğini düşünüyorum sevgili dostlar; Çünkü özgünlük söylemi, kendin ol mesajı taşımakta ve bu mesaj insanlarımız tarafından "aşırı bencillik" olarak giyilmekte. Popüler psikolojinin zırvalarına ne denli uzak kalmamız gerektiğini ifade edip duruyorum ve ben de popüler olana temas ederek yanlış bir mesaj vermek istemiyorum.


Psikolojide özgünlük (Yani insanın kendi olması), iç dünyamızla dış dünyamız arasındaki tutarlılıktır. Neye inandığımızı biliyor olduğumuz, ne hissettiğimizin farkında olduğumuz ve bunlarla çelişen bir maske takıp dolaşmıyor oluşumuzdur... Hepsi bu kadar...


Özgünlük konusunda dikkatli olmamız gereken nokta şudur; "Özgün ol-Kendin ol!" söylemi "kimseyi umursama, başkalarını önemseme" gibi okunmamalıdır. Meydan okumaya dönmemelidir. Çünkü bu özgünlük değil, savunmacı bir narsisizm olmaktadır.


Özgünlük Nedir?

Rogers’ın penceresinden bakarsak; özgünlük, iç dünyamızdaki duygular ile dışarıya yansıttığımız davranışın gerçeklik içerisinde sağladığı uyumdur. Yani içimizde fırtınalar koparken dışarıya zoraki bir neşelilik hali takınmamaktır.


Özgünlüğün sınırı, tıpkı özgürlüğün sınırında olduğu gibi bir başkasının var olduğu yere kadardır. Çünkü Kendin Olmak (Özgünlük), sosyal bağlamdan kopuk bir bireysellik değildir. Çünkü insan ancak bir öteki varsa var olduğunu hisseden bir varlıktır. Dolayısıyla özgünlük "nefret doluyum ve bunu kusmalıyım." demek değildir. Özgünlük, hissettiğin şeyin sorumluluğunu almaktır. O hissi başkasını yıkacak bir silah olarak kullanmamak gerektiğini de bilerek hareket etmektir.


Yanlış: “Ben böyleyim. Beni böyle kabul et.”

Doğru: "Şu an böyle hissediyorum ve bu hissin seninle olan ilişkimdeki yerini anlamaya çalışıyorum."


Unutmayınız ki dostlar, özgün insan, sınırlarını ve haddini bilir. Aşırı ben odaklı narsist kişiler ise, sınırlarını başkalarını yok sayarak genişletmeye çalışıp, sonunda yapayalnız kalmaya mahkum olan insandır. Özgünlük, "istediğimi yaparım" konforu değil, "olduğum kişinin bedelini öderim" dürüstlüğüdür.


Özgünlük ve Mutsuzluk

Araştırmalar Özgünlük düzeyi ile yaşam doyumu arasında güçlü bir pozitif korelasyon gösteriyor sevgili dostlar. Kendinize ne kadar dürüstseniz, ne istediğinizi, ne istemediğinizi, ne hissettğinizi, neye inandığınızı ne kadar doğru biliyorsanız, o kadar doyum hissediyorsunuz.


Ve yine araştırmalar gösteriyor ki; bilişsel uyumsuzluğun kronik kaygı ve depresif belirtilerle güçlü biçimde ilişkili… sahteliğin birikimi, zamanla psikolojik bir ağırlık oluşturuyor.


Ben'den Biz'e: Sahte Benliklerle Gerçek İlişki Kurulamaz

Bu yazı boyunca hep 'ben'den konuştuk.

Benim maskelerim, benim performansım, benim uyumum… Ama şimdi en kritik soruya geliyoruz: Bu sahteliğin ilişkiye maliyeti nedir?


İki maske karşı karşıya geldiğinde ortaya bir ilişki değil, iki tiyatro sahnesinde oynanan iki ayrı oyun çıkar.


Düşünsenize dostlar; Sevgilinizin yanında kendiniz olamıyorsunuz. İlgi ve sevgisini canlı tutmak için uygun gördüğünüz versiyonunuzu sergiliyorsunuz. O da sizin yanınızda kendiliğinden kopuk, gerçek olmayan haliyle var oluyor. Yıllarca birlikte bir şeyler paylaşıyorsunuz, ama aslında hiç karşılaşmamışsınız. Gerçek anlamda, birbirinize hiç rastlamamışsınız aslında...


İlk yazımızdaki kalabalık yalnızlık buradan doğuyor işte. Bir ilişkinin içinde, başka birinin yanında, her gün yan yana ama kendinden uzakta… Ne acı bir yalnızlık değil mi? Çünkü ortada var olan, gerçek ben değil.


Ve işte burada tüm kapılar mutsuzlukla kapanıyor. Birinci yazıda konuştuğumuz doyumsuzluk, ikinci yazıda konuştuğumuz narsistik kültürün ürettiği yalnızlık. Üçüncü yazıda (bu yazı) sahte benliğin gerçek bağı engellemesi…


Oysa mutluluk hissinin en kolay var olduğu yerler kurduğumuz ilişkilerin kalitesidir. İlişki kalitesinin en sağlam zemini ise en kendi halimizle var olmamızdır. Çünkü gerçek temas, ancak gerçek duygularla mümkündür.


Özetle sevgili dostlar; Sahtelik, bireysel bir tercihten ziyade, genellikle uyumlanmak adına geliştirdiğimiz bir hayatta kalma stratejisidir.


Yeterince güvenli hissetmeden kimse kolay kolay kendini gösteremez. Ve güvenli hissetmek, bu çağın ilişkilerinde kolay kazanılacak bir duygu değil maalesef. Birinin seni her halinle, kusurunla, yanlışınla ve zayıflıklarınla sevdiğini hissettirmesi masal gibi geliyor belki de size… ama var işte öyle kendini bilen insanlar.


Ne istediğini, ne istemediğini, ne hissettiğini bilen insanlar var ve karşısındaki insanı da ne istediğini, ne istemediğini, ne hissettiğini bilen, kendi olmuş haliyle yaşamak istiyorlar.


Bu insanlarla ilişkiler psikolojik açıdan güçlendirici ve iyilik halinin sebebidir. Birbirinin önünde sahici olabilen insanlar, maskeyi çıkarmanın ürkütmediği ilişkiler, gerçek benliklerle kurulan bağın var olduğu bir alan sunarlar birbirlerine... Aksi halde yaşanacak şey mutsuzluktan, yorgunluktan ve tükenmişlikten başka bir şey olmayacaktır...


Okuduğunuz için teşekkürler sevgili dostlar.

Bir sonraki yazımızda görüşmek üzere.

Kendinizle, sevgiyle ve mutlulukla kalın.

Cemal M. Bulut


Kaynakça & Referanslar

• Goffman, E. (1959). The Presentation of Self in Everyday Life. Doubleday.

• Rogers, C.R. (1951). Client-Centered Therapy. Houghton Mifflin.

• Rogers, C.R. (1961). On Becoming a Person. Houghton Mifflin.

• Brown, B. (2010). The Gifts of Imperfection. Hazelden Publishing.

• Brown, B. (2012). Daring Greatly. Gotham Books.

• Žižek, S. (1989). The Sublime Object of Ideology. Verso.

• Žižek, S. (2008). Violence: Six Sideways Reflections. Picador.

• Cüceloğlu, D. (2016). Mış Gibi Yaşamak. Remzi Kitabevi.

• Festinger, L. (1957). A Theory of Cognitive Dissonance. Stanford University Press.

• Higgins, E.T. (1987). Self-Discrepancy: A Theory Relating Self and Affect. Psychological Review.

• Twenge, J.M. (2017). iGen. Atria Books.

• Turkle, S. (2015). Reclaiming Conversation: The Power of Talk in a Digital Age. Penguin Press.

• Wood, A.M., Linley, P.A., Maltby, J., Baliousis, M., & Joseph, S. (2008). The Authentic Personality. Journal of Counseling Psychology.

• Kernis, M.H. & Goldman, B.M. (2006). A Multicomponent Conceptualization of Authenticity. Advances in Experimental Social Psychology.

• AXA & Ipsos (2024). Ruh Sağlığı Raporu 2024.

• Meditopia (2025). Türkiye Ruh Sağlığı Endeksi 2025.


harmonikulup.com • Mutsuzluk Salgını Serisi • Yazı 3 / 6

Yorumlar


iletişim
e-posta: harmoni@harmonikulup.com
whatsapp: 05302636896

© 2035, Harmoni Kulüp

bottom of page