Renksiz Dünyanın Renksiz İnsanları
- harmonikulup
- 28 Mar
- 6 dakikada okunur
Merhaba sevgili dostlar.
Konumuz renksizleşen dünya. Ama öncesinde size biraz çocukluğumun en güzel kesitlerinden birini anlatmak istiyorum. Çünkü benim çocukluğumun yazları rengarenk olurdu ve taze boya kokardı.
Anneannemin ve dedemin küçük, müstakil, tek katlı evi… Mimari bir şaheser değildi belki ama tuğladan, harçtan çok daha fazlasıydı benim için; kanlı canlı, nefes alan, içindekilerle beraber yaşayan bir evdi orası. Her yaz başında, o eski ahşap pencerelerin rengi değişir, yepyeni bir görüntü edinirdi ev.
Dedem eline fırçayı alır, içinde o bitmek bilmeyen yaşam enerjisiyle oymalı pencereleri boyardı. Bir yaz Ege’nin mavisine, ertesi yaz sokağı ateşe veren bir kırmızı olurdu pencerelerin rengi. Bir sonraki yaz güneşe kafa tutan sarı...
Ve o pencereler ne renkse, sokağa bakan o alçak, sıvası dökük bahçe duvarları da aynı renge boyanırdı. Mahalle de renkli bir mahalleydi. O mahalledeki evlere, bahçe duvarlarına bakıp mevsimin, hayatın, ve mahalledeki insanların ne kadar renkli kişilikler oldukları anlaşılırdı.
Anneannem o renkleri seçerken hiçbir zaman "Seneye bu evi satarsak bu renk sırıtmasın" dememiş olmalıydı. Çizilmesinden, solmasından, kirlenmesinden korkmazdı demek ki duvarların ve pencerelerin. Çünkü o renkleri, yaşamak için seçerdi anneannem ve dedem; ruhlarını çürüten dünyaya teslim olmadıklarını başka türlü gösteremezlerdi belki de kendilerine… Bilmiyorum. Ama çok seviyordum o evi işte...
Dedemin bahçe önünde duran arabası bile bir karakterdi. Güneşin altında nar gibi parlayan kırmızı Volkswagen’i… Sonra onu satıp aldığı fıstık yeşili Opel Kadett. O arabalar bir metal yığını değildi. Birinin adı Tostos idi, diğerinin adı Cengaver. İçindeki dede neşesi, dede sevgisi, dede cesareti, hayatla kurduğu o cüretkâr ilişkiyle gider gelirdi yollarda o arabalar. Dikkat çekmekten korkmayan, "Satarken değeri düşer mi" diye hesap yapmayan, kendi gerçeğini tüm canlılığıyla sokağa haykıran adamın arabasıydı onlar. Birine 10 yıl bindi, ikincisine ölene kadar...
Atalarımızın ruhları şad olsun...

Bize Ne Oldu?
Çocuktuk. Renk, çocuk dünyamızla kurduğumuz ilişkinin dışavurumuydu. Bir insan ne kadar canlıysa, ne kadar hissediyorsa, o kadar renk vardır hayatında. Bu yüzden çocuk dünyası çok renklidir. Çünkü filtre yoktur. Çünkü sansür yoktur. Çünkü “alış veriş” baskısı yoktur.
Ama büyüdük işte… Büyüdükçe de "akıllandık!"...
Öyle akıllandık ki; dünyayı kendi ellerimizle griye boyadık. Şöyle bir sokağa, otoparklara, yeni yapılan sitelere ya da sosyal medyada gururla sergilenen o "modern" evlere bakın. Görüyor musunuz; dünya nasıl da renklerini kaybetti.
1960'ları Yeşilçam'dan biliyoruz. 70 ve 80'leri dizilerden, filmlerden, fotoğraf albümlerindeki her kareden... 90'ları anlattım size yukarıda. Bu yılların canlı, yeşil ve kırmızı arabaları yok artık. Yollardan beyazın, siyahın ve grinin sığlığında arabalar fışkırıyor. Evlerimizin içi "İskandinav minimalizmi" adı altında bejin, antrasitin ve beyazın işgalinde. Şarap rengi duvarlar bu dünyanın neredeyse en renkli duvarları oldu. Kıyafetlerimiz, eşyalarımız, hatta çocuklarımızın oyuncakları bile o toprak tonlarının "sözde güvenli" nötr filtresine takılıyor.
Bunu "sadelik" diyerek satıyorlar bize, beynimizle alay edercesine… "modernizm" ya da "minimalizm" diye yediriyorlar. Biz de yiyoruz vallahi. Aferin bize...
Ama size psikolojinin ve sosyolojinin penceresinden bir gerçekliği aktarayım;
Bu sadelik olarak satılıyor bize sevgili dostlar. Ama bu, düpedüz "duygusal" düzleşme. Bu durum, ruhların renk yelpazesinden kendi rızasıyla vazgeçişi… Ya da satıcıların amaçlarına teslim olmuş tüketim davranışı… hangisi işinize gelirse artık…
Çünkü modern dünya düzen ister. Kontrol ister. Öngörülebilirlik ister. Standart ister. Standart olanı üretmek, çeşitli olanı üretmekten daha masrafsızdır. Daha az maliyetlidir. O yüzden bir otomobilin beyaz rengi ile kırmızı rengi arasında ciddi fiyat farkı vardır.
Çünkü renk kontrol edilemez. Çünkü renk kişiseldir. Renk her yerde fark yaratır. Ve farklılıklar, sistemi rahatsız eder.
O yüzden bugün baktığımızda minimalist evler, nötr tonlar ve sadeleşmiş bir markalaşma görüyoruz her yerde. Bunlara estetik tercih diyenlere yuh olsun. Bunlar, farklılığın ortadan kaldırılıp tek düze yaşamlara mahkum edilmiş halimizden başka bir şey değil.
Peki ne oldu bize? Neden renklerden, o biyolojik canlılıktan bu kadar korkar hale geldik? Gelin bu sessiz silinişin altındaki psikososyal mekanizmaları birlikte deşelim.
"İkinci El" Hayatların Kiracısı Olmak
Neden gri bir araba alıyoruz? Ya da neden evimizin duvarlarını kırık beyaza boyuyoruz? Çoğumuzun cevabı aynı saçmalıkta ve ekonomik rasyonaliteye dayanıyor. Alırken aldığımız (kandırıldığımız haliyle) "Satarken kolay olur. Herkese hitap eder bu renk."
Böylece evimizi, arabamızı, eşyalarımızı kendimiz için, kendi arzumuz için yaşamıyoruz. Hepsini, hatta hayatımızı, bizden sonra onu satın alacak olan o "meçhul alıcı" için kurguluyoruz. Kararlarımızı kendi coşkumuzla, arzumuzla almıyoruz. Kararlarımızı, piyasanın kabul edilebilir ortalaması belirliyor.
Dolayısıyla günün sonunda kendimize ait bir dünya inşa etmiş olmuyoruz. Bize ait olsun diye aldığımız ve sahip olduğumuz şeyin "kiracısı" oluyoruz.
Modern çağın geldiği noktada renk, risk demektir. Renk, "Burası bana ait, bu benim kimliğim!" diye bağırmaktır. Oysa performansa ve tüketime dayalı bu çağda kimse bir şeye tam olarak sahip olmuyor, kök salmayı beceremiyor. Kendi zevkimizi, kendi biricikliğimizi, "piyasa değeri" uğruna nesneleştirip, kendimizi o antrasit grisine kurban ediyoruz. Sonra mutsuz, doyumsuz hayatlarımızda “kendimi bir yere ait hissedemiyorum.” diye sızlanıyoruz.
“İnsan artık yaşamak için değil, görünmek için yaşıyor.” Guy Debord
Modern insan görünmeyi riske atmaz. Atamaz. Az beğeni gelen fotoğrafı instagramdan silme nedeni budur. Böyle böyle derken sistemin aradığı insan ortaya çıkar. İnsanlar artık kendilerini ifade etmez. Kendilerini kabul edilebilir hale getirmeye uğraşır... Sosyal medyada birbirine benzeyen içeriklerin akım/trend diye satılmasının nedeni de budur. Akım etkileşim getirir. Ne kadar boktan bir içerik ortya koyarsanız koyun... Akımın içinde mutlak etkileşim değeri vardır.
Çok renkli olmak risklidir. Çok farklı olmak dikkat çeker. Dikkati çeken farklılık olduğu için de yargılanma ihtimali taşır. Marjinalite tepki çeker. Ve böylece insanlar görünür olmayı sorun çıkarmayacak çerçevede sağlar. Trendlere ve akımlara uyumlanır. Kalıplaşma böyle başlar.
Karar Yorgunluğu
Modern yaşam, zihnimizi sürekli bir karar verme, sürekli bir tehdit savuşturma ve uyanık kalma zorlantısı içine soktu. Bilişsel yükümüz (cognitive load) o kadar ağırlaştı, o kadar tükendi ki, artık çevremizden gelen en ufak bir uyaran bile beynimize saplanan bir çiviye dönüştü.
Renkler konuşur sevgili dostlar. Kırmızı duygu talep eder, sarı dikkat ister, yeşil huzuru, mavi sevinci çağırır. Renkler psikolojik birer uyarandır. Yorgun bireyler olarak bizler, artık çevremizle duygusal bir etkileşime girmek istemiyoruz. O enerjimiz kalmadı.
Gri, siyah ve beyaz... Bunlar dilsiz renklerdir. Sizden hiçbir şey talep etmezler. Duygusal olarak tamamen nötrdürler. Evi ya da arabayı griye boyamak, aslında tükenmiş bir zihnin "Lütfen artık kimse benden bir şey hissetmemi, bir şeye tepki vermemi beklemesin." çığlığıdır. Gri renk, tükenmişliğin görsel sığınağıdır.
Doğaya çıkın; ormanlar, okyanuslar, gökyüzü, hayvanlar... Yaşamın olduğu her yer bir renk cümbüşüdür. Renk; kanın, klorofilin, çiçeğin, yani canlılığın ispatıdır. Kusurludur, değişkendir, solar, canlanır. Canlılığa (yaşama) aittir.
Nerede renk yoktur? Hastanelerde yoktur, fabrikalarda yoktur, mezarlıklarda ve makinelerde yoktur.
Dünyanın giderek siyah, beyaz ve griye dönmesi, modern insanın ölüye, mekaniğe ve tamamen kontrol edilebilir olana dönük karakterinin fiziksel bir yansımasıdır. Kaosu, duyguyu ve biyolojik coşkuyu kontrol edemediğimiz için, onu en steril, en mekanik ve en "ölü" haline indirgiyoruz.
Canlı ve öngörülemez bir hayat yaşamak yerine, bir ameliyathane kadar steril ve bir makine dairesi kadar hissiz ortamlar yaratıyoruz. Ve öyle bir kölesi olmuşuz ki sistemin, salak gibi bu duruma "estetik" adını veriyoruz, “sadelik” adını veriyoruz. Oysa sadeleşiyor muyuz, ruhumuzun gırtlağını sıkıp kendimizi mi gebertiyoruz belli değil… Ama fena halde sistemin kölesi olmaya teslim oluyoruz.
Renkler iç dünyada solduğu için mi dış dünyada soluyor, dış dünyada solduğu için mi bilmiyorum Bir sonraki başlıkta bildiğim kadarını anlatmaya çalışacağım). Ama içimizdeki renklerin öldüğünü biliyorum.
Çünkü modern insan üzülmek istemez. Çok bağlanmak istemez. Çünkü yoğunluk yorucudur. Oysa yoğunluğu reddettiğimizde canlılığımızı ve coşkumuzu reddederiz. Baksanıza yaşamınıza, çocukluğunuzdan geriye ne kaldı? Dümdüz bir hayat. Nasıl da soktular bize sıradanlığı sadelik diye… Nasıl da öldürdüler içimizdeki renkleri ama...
Peki Bu Bir Tercih mi?
Kısmen evet.
Ama bilinçli bir tercihten ziyade bir uyumlanma çabasıyla...
Farkında olmadan daha az tepkiselliğe, daha az risk almaya, daha az hissetmeye, daha az kendimiz olmaya uyumlandık. Ve zamanla bu uyum kişiliğimize dönüştü. Yoksa “sadelik” neden talep ettiğimiz bir şeye dönüştü ki hayatımızın yetişkinlik çağlarında?
Estetik, zamanla değişir diye kandırdılar bizi sevgili dostlar. Aranızda bunu savunacak olanlar vardır elbette. Ama biliniz ki; Estetik değişmez. İnsanın önce kendiyle, sonra da dünyayla kurduğu ilişki değişir… sonra estetik zevklerim değişti der…
O yüzden çocukluk özlenir. O yüzden “nostalji” aynı anda keder ve neşe taşıyan tek histir.
Modern çağın o sahte, tek tip insan illüzyonunda, kimse hedef tahtası olmak istemiyor. Siyah giyerek, gri arabalara binerek, evinin duvarlarını bej renge boyayıp oturarak, aslında o devasa yargı mekanizmasından saklanıyor. Bireyselliğimizi siliyor, büyük ve güvenli anonimliğin içinde erimeyi seçiyoruz.
Sevgili dostlar, etrafınızdaki renklerin solması sadece mimari bir akım ya da masum bir moda eğilimi olarak göremeyiz. Bu durum; sistemin, yorgunluğun ve o bitmek bilmeyen "değerini kaybetmeme" kaygısının hayatımızı nasıl da mekanikleştirdiğinin kanıtıdır.
Size "Gidin ve duvarlarınızı pembeye boyayın, kırmızı ceketler giyin" gibi bir şey önermiyorum. Böyle olması gerektiğini de iddia etmiyorum. Çünkü mesele boya kutularında değil, o boyayı seçen zihnin ne kadar hayatta kaldığıyla ilgili… bunu fark etmenizi ümit ediyorum.
Ama bir gün, bir sabah uyandığınızda eşyalarınızın, gardırobunuzun, arabanızın, ilişkilerinizin, duyularınızın ve hayatınızın sadece "kullanışlı, risksiz ve soluk" olduğunu fark ederseniz... O zaman anlayacaksınız kendinizi nasıl yok etmiş olduğunuzu.
Biz hayatı yaşamıyoruz; sadece uyumlanarak, piyasa değerini düşürmeden, en az hasarla, hayatta kalma işlemini tamamlamaya çalışıyoruz. Oysa insanın kendi hayatına "kiracı" olması, kendine yaşatabileceği en ağır ihanettir.
Okuduğunuz için teşekkürler.
Renksiz dünyalarınızda, mümkün olduğunca mutlu kalın, sevgiyle kalın.
Cemal M. Bulut




Yorumlar