Mutsuzluk Salgını; Cinsiyet Savaşları
- harmonikulup
- 15 Mar
- 9 dakikada okunur
HARMONİ KULÜP - MUTSUZLUK SALGINI SERİSİ — IV. YAZI Cinsiyet Savaşları
Kadın ve erkeğin aynı anda kaybettiği bir savaşın tarihi üzerine...
Bir savaş düşünün. Arkaik çağdan beri devam ediyor. İki taraf var. Kadınlar ve erkekler. Cepheler hiç değişmiyor. Öyle bir savaş ki; hiçbir taraf kazanamaz. Çünkü bir savaşta kazanmanın tek yolu, düşmanı yok etmektir. İşte böyle bir savaş bu... Kadın ya da erkek, hangisi yok olursa olsun, insanlık yok olacak. İnsanlık kaybedecek.
Dinozorların sonu nasıl geldi bilmiyorum ama böyle devam ederse kadınların ve erkeklerin birbirine olan düşmanlığı, insanlığın sonunu getirecek.
Sevgili dostlar biliyorsunuz ki; Mutsuzluk Salgını yazı serisi boyunca mutsuzluğun kökenlerini arıyoruz. Önceki yazılarımızda yalnızlığı, anlamsızlığı, doyumsuzluğu, kimlik krizini, sahteliği ve özgünlüğü konuşmuştuk. Tüm yayınlanan yazılarda ortak bir şey vardı: bireyin kendiliğinden kopup gidenler…
Bu yazımızda ise temel, bizden gidenler olarak okunabilir.
Hepinize iyi okumalar.
Kadın-Erkek Savaşının Tarihi
Bu savaş birden başlamadı sevgili dostlar. Dün de başlamadı. Geçen sene de… Aşağıda Prof. Dr. Hüseyin ÜRETEN hocamızın makalesinden bir görsel paylaşıyorum. (Görselin kaynağı kaynaklar kısmında.)

Bin yıllar boyunca kadın, kamusal alandan dışlanandı; mülk edinemedi, oy kullanamadı, bireysel özerkliğine sahip olamadı, eğitimde de yeri yoktu, işyerinde de... Bu eril bir baskıydı. Ataerkil kodlarla yazılan bu binlerce yıllık baskının yarattığı öfke, elbette meşruydu.
Ama aynı yüzyıllarda erkek de farklı bir kafeste yaşıyordu. Duygusuz olmak zorundaydı. Ağlamak zayıflıktı. Korkmak utançtı. Savaşa gitmek, onuruyla ölmek zorundaydı. Kadını, ailesini, vatanını koruyan adam hep övgüyle karşılandı.
Şiddete hayır diyerek kadınları savunan adama ne mi oldu? Kadının erkek nefreti, erkeğin kadın nefreti arasında yok oldu. Zaten tarihin büyük bölümünde erkek ve kadın duygusunun ortak bir dili hiç olmadı.
Bu nedenle ikisi de acı çekti. Biri görünür acıydı, diğeri görünmez... Görünmez acı, daha az acı değildi ama son yıllarda görüldü ki sevgili dostlar; çok daha tehlikeliydi.

Gemini ile oluşturulmuştur.
Savaş sonunda feminist hareket kadının görünmez acısını görünür kıldı ve evet bu büyük bir kazanımdı. Ama erkek hareketi tam aksine, kendi acısını öfkeye, nefrete ve saldırganlığa dönüştürdü. Ve böylece hem kadın hem de erkek yaralarla, savunmalarla, karşılıklı saldırganlıkla bu çağa geldi.
Milenyum geldi çattı. Üzerine çeyrek asır geçti. Biz ne yaptık? İnsanlık tarihi boyunca taşıdığımız yaraları yaşatmaya devam ettik. Kadın geçmişin görünmez kılınan varlığını bugün hala sırtında taşıyor ve bu modern tarihin en büyük insanlık ayıbı. Erkek geçmişin duygusuz olma zorunluluğunu bugün hala içinde barındırıyor.
Ve ikisi, binlerce yıllık acıları taşıdığının farkında olmadan aynı masaya oturuyor. Aynı yatağa giriyor. Birbirlerinin zayıflıklarını gördüğünde, ben bu zayıflıklarla ne yapabilirim diye sormuyor.
Aşk Borsası; Değer Kaybeden Ruhlar
Bizim kadınlarımız da erkeklerimiz de karşısındaki insana artık "Benim ruhuma ne katacak?" diye bakmıyor. "Benim statüme, konforuma, daha da kötüsü egoma ne katacak?" diye bakıyor. Sevgi, bir duygu olarak yaşanmaktan çıktı ve ego bankasındaki küçük hesapların yatırım aracına dönüştü.
Çünkü ilişkiler sağlıklı bir duygu alışverişi olacaktı, ama ticaret olarak kodlandı. Sosyal medya bu ticaretin vitrini oldu.
Bu ifadeler sıradan bir modern çağ eleştirisi değil sevgili dostlar. Bu psikososyal bir çöküşün işareti. Bir insan, kendini pazarlanabilir bir nesne olarak kodladığında ilişkiden beklentisi de duygu odağından çıkıp, nesneleşir. Nesneyle kurduğu ilişkiyi bir yatırım olarak görür.
İki İnsan-İki Vaka
Berkay Okan Kurtçukoğlu (Kısaca BOK)
BOK, 34 yaşında bir mühendis. İyi bir işte çalışıyor. Ekonomik şartlar göz önüne alındığında fena olmayan bir geliri var. Evinin taksitlerini ödüyor. Arabasının borcuyla birlikte son ilişkisi de bitti… İhanete uğradığı bu ilişkinin üzerinden iki yıl geçti. Beşiktaş’ta köpeği ile birlikte yaşıyor.
Aldatılıp, terk edildiği günden beri kadınlara yaklaşamıyor. İçinde derin bir güvensizlik var. Sosyal medyada geziniyor ve bir gün "red pill" toplulukları dikkatini çekiyor. Genellikle “Kadınlar böyle bok, şöyle piç." diyen içeriklere maruz kalıyor. Yavaş yavaş bu dilin içine giriyor. Çünkü bu dil ona en azından bir şey veriyor: Öfkesine bir isim… belki acısına bir anlam…
Miray Almira Limoncuklu (Kısaca MAL)
MAL 30 yaşında. Çevirmen ve editör. Bağımsız çalışıyor. Dört dili ana dili gibi konuşuyor. İşleri iyi. Deniz gören güzel bir dairede, ailesinden ayrı yaşıyor. Bu arada ailesiyle arası iyi. Haftada bir annesiyle babasıyla vakit geçiriyor.
Dört yıl süren ilişkisi sona ereli iki yıl olmuş. Kadıköy’de iki kedisiyle birlikte yaşıyor. Yani dört yıl boyunca evinde üç hayvana bakmış. Bu üç hayvandan sadece kedileriyle arasındaki ilişki sağlıklıymış. Çünkü kedileri, MAL ile tartışmıyor, onu küçümsemiyor, aşağılamıyormuş. Sevgilim dediği hayvan yapıyormuş bunları. Oysa ne güzel de aşk sözcükleri dayayıp döşüyordu dayayıp döşeme arzusuyla…
En son, mutfak kapısında kollarından tutup MAL'ı duvara vurmuş sevgilisi olacak hayvan. MAL bu olaydan sonra ayrılma kararı almış. Twitterda başına gelenleri anlatmış. Destek görmüş. Ve kadın gruplarına katılmış. "Erkekler böyle bok, şöyle piç." diyen içeriklere etkileşim veriyormuş. Çünkü o da isim buluyormuş hayal kırıklıklarına… Ve acısına, yarasına bir anlam...
BOK ve MAL birbirini hiç tanımadı. Ama aynı öfkenin iki farklı yüzü olarak, aynı savaşın içinde birbirlerine karşı cephe aldılar. Ve işin trajikomik yanı; ikisi de sadece sevmek ve sevilmek istiyordu. Sulh ile denk gelseler belki de birbirinin doğru insanları olacak, arzu ettikleri ilişkiyi yaşayacaklardı.
Cık cık cık... Salak bu çocuklar.
Bu hikayede BOK ve MAL sadece birer insan. Onları tanıyorsunuz çünkü onlar etrafınızda. Belki onlar sizsiniz. Kadın ve erkeğin arasında güven köprülerini yıkıp atan bir savaş var. Ve insanlık hızla bu savaşı kaybediyor sevgili dostlar.
Evlilik oranları azalıyor. Boşanmaların ve yalnız yaşayan insanların sayısı artıyor. Terapistlerin randevu defterlerinde yer bulmak zorlaşıyor. Mutsuzluk salgınının belki de en etkili yayılım konusu bu. İnsanların sevmek, sevilmek yerine nefret tohumlarıyla dolup taşması…
"Aşağılık Erkekler" ve "Aşağılık Kadınlar" Paranoyası
Bir kadın, Twitter'da gördüğü taciz veya şiddet haberiyle tüm erkekleri potansiyel birer katil ve tacizci olarak yaftalıyor. Bir erkek, kadına yönelik bir nefret içeriğiyle tüm kadınları "birer avcı" olarak görüyor. Çünkü aslında kimse karşısındakinin gözünün içine bakmıyor; herkes karşısındakinin etiketine bakıyor.
Bu bir algı bozukluğu. Psikoloji bunu "kategorik düşünme" olarak tanımlıyor. Beyin içinde olduğumuz gruba (Mesleğimize, inancımıza, cinsel kimliğimize, doğduğumuz şehre, oy verdiğimiz partiye vb.) saldırgan nitelikli uyaranlar karşısında gruplandırma ve genelleme gibi kestirme yollara başvuruyor. Ve sosyal medya, beynin bu mekanizmasını durmadan tetikliyor.
Sonuç? Karşımızdaki artık insan değil, erkek veya kadın. Yani temsil ettiği bir kategori. Ve o kategoride değilsek, karşı kategoriyi kabullenmek çok zor. Çünkü kimliğine saldıran insandan, nefret edersin.
Ne kadar kadın, erkek düşmanısınız, farkındalık Sorusu; Karşı cinsten biriyle tanıştığınızda onu daha önce yaşadıklarınızın filtresinden geçiriyor musunuz? "Tüm erkekler" veya "tüm kadınlar" diye başlayan aşağılayıcı cümleler kurduğumuzda, aslında kimi gömüyoruz, kadını, erkeği mi yoksa kendi hayal kırıklığımızı mı?
Aşkın Fay Hattı; Güven Krizi
"Bugünün ilişkilerinde sorun, flörtün ilerlememesi değil, güvenin başlamaması." demişti bir hocam.
Herkesin herkesi kolayca aldattığı bu çağda bir ilişkiyi güvenli alanda yaşadığını hissetmek kolay değil. Aldatılma korkusu, çok can sıkıcı bir ihtimal. Çünkü sosyal medyada sürekli "aldatıldım ve kandırıldım" hikayesi geziyor. Beyin bu tekrara kapılarak tehdit algısını "ilişki-aşk" bağlamında açık tutuyor.
Bu algının kendini doğrulayan bir kehanet ürettiği de oluyor. Güven inşa etmeden ilişkiye başlayan insan karşısındakini sürekli test ediyor. Test edildiğini fark eden insan savunmaya geçiyor. Savunmaya geçen insan ya kaçıyor, ya saldırıyor. Ve döngü tamamlanıyor.
Flört piyasasının mantığı devreye girdiğinde işler tamamen çığırından çıkıyor. Flört piyasası insanlarda "Daha iyisini bulabilirim." algısını güçlendirdi. Gerçek şu, peygamber değilseniz herkesten daha iyisi var. Mesela Tom Hardy... az da olsa bence benden iyi.
Ama "olmazsa, zaten daha iyisini bulabilirim." inancıyla ilişkiye giren insan, aslında hiçbir zaman o ilişkiye girmiş olmuyor. Bir eli, bir ayağı, bir gözü, aklı, götü, başı, dışarıda kalıyor.
Tinder gibi uygulamalar bu algıyı daha da güçlendiriyor. Sonsuz seçenek paradoksu, insanı ilişkiye güvenle başlamaktan alı koyuyor. "Daha iyisi var." düşüncesi, her ilişkiyi geçici bir durak olarak görmeye neden oluyor.
Bu şartlarda insanlar birbirine güvenmeyi nasıl öğrenir? Cevabı size bırakıyorum.
Sosyal Medya ve Kadın-Erkek Savaşı
Çok değil, sadece bir nesil önce bu öfke ve nefret çoğunlukla yakın çevre toplulukları içinde kalırdı. Bugün ise bir algoritma var ve bu algoritma en basit biçimiyle zaten insanı öfkelendiren ve sarsan içerikler gösteriyor. Çünkü öfke etkileşim demektir. Etkileşim de bu uygulamalar için para…
Bu sebeple kadınlara ve erkeklere yönelik her aşağılayıcı yorum, her iki tarafın da kalbine bir doğrulama oku fırlatıyor. Çünkü kadınız, çünkü erkeğiz... Telefon ekranlarında gördüğümüz şey düşmanlık. Düşmanca bir yorum mu gördük, ok totişimize saplanmış demektir.
Çünkü erkek, erkeğe düşman bir kadını düşman gibi algılıyor. Kadın, kadına düşman erkeği düşman gibi algılıyor. Gerçek mi o düşman? Günümüzdeki yanıtı; “Kısmen.” Ama algoritma onu kısmi değil, seçici bir süreklilikle gösteriyor…
TikTok ve Twitter bu savaşın en kanlı cephelerinden birine dönüştü. Kadın düşmanı içerik ekonomisi bir tarafta büyürken, erkek düşmanı içerik ekonomisi öte tarafta büyüyor. Her iki tarafın da öfkesini besleyen rage-bait* içerikler, milyonlarca izlenme alıyor. Neden? Çünkü öfke satar. Öfke etkileşim getirir. Ve öfkeli insan, uygulamada daha fazla kalır.
*rage-bait: Bir içerik üreticisinin, bilinçli bir şekilde insanları sinirlendirmek, kışkırtmak veya onları bir tartışmanın içine çekmek amacıyla paylaştığı içeriktir.
Kimse "Bu ekranda gördüğüm nefretin temelinde yatan ne?" diye sormuyor. Etkileşime giriyor. Ve böylece; “Karşımdaki belli ki acı veren deneyimler yaşamış.” diye anlayarak okuyamayan, savaşın fitilini ateşliyor.
Algoritmayı tanımak, ondan azade olmak anlamına gelmiyor. Ama ekranda bize gösterilenlerin gerçeğin tamamı olmadığını görmek için algoritmayı tanımak gerekiyor.
"Sosyal medya, insanlar arasında savaş çıkarmaz.
Mevcut savaşta bir taraf tutmalarını sağlar." Slavoj Zizek
Yalnızlaşmak
Dünya genelinde, (ve Türkiye'de giderek artan biçimde) erkekler ilişkiden ve evlilikten kaçınıyor. Yalnız yaşayan erkek sayısı artıyor. Pornografi ve bağ gerektirmeyen tek gecelik ilişkiler kurabilmesi, duygusal izolasyonun yeni adresi haline geliyor. Erkekler neden artık bağlanmaktan korkuyor? Çünkü bağlanmak, yaralanmak demek. Ve yaralandıklarında acılarını nasıl dile getireceklerini öğrenmediler. Acıyı taşımayı da... Çünkü onlara acıyı ifade etmenin dili hiç öğretilmedi.
Öte yanda kadınlar tarihsel olarak haklar kazanarak güçlenirken, diğer yandan beklenmedik bir yalnızlıkla yüzleşiyor. Güçlü ama yalnız kadın fenomeni artık sosyolojik bir gerçek. Ekonomik bağımsızlık kazanan, kariyer oluşturan, kendine yetebilen kadın, ne istediğini ve ne istemediğini biliyor. Bu nedenle de sağlıklı ilişki alanının daraldığını fark ediyor. Duygusal güven kurabileceği bir erkek arıyor ama o erkek ya eskortlarla yatıp kalkıyor, ya pornografiyle tatmin olmaya çabalıyor, ya da günü birlik ilişkilerle gününü gün ettiğini zannediyor.
Red Pill ve Radikal Feminizm
Bu konuda uzun uzadıya bir yazı kaleme alacağız ilerleyen zamanlarda dostlar. Ama bilinmelidir ki her iki akım da aynı kökten besleniyor; bastırılmış acı ve güvensizlik.
Her iki akım da yaşadığı öfkeyi diğerinden çıkarmak için bir silah haline getiriyor. Ve silaha dönen acı, karşı tarafın acısını derinleştiriyor. Böylece döngü devam ediyor...
Yaralı İnsanların Aşkısı
Bugün insanlar sevgiye hiç olmadığı kadar aç. Ama aynı zamanda hiç olmadığı kadar güvensiz. İnsanlar ilişkiye travmalarla giriyor. Savunmacı giriyor. Geçmişinden aldığı yaralarla, sosyal medyadan gördükleri yüzünden yargılarla, kültüründen üzerine miras kalan rollerle giriyor. Ve karşısında da aynı yoldan gelen birini buluyor.
İki yaralı insan birbirini iyileştirebilir. Ama iki yaralı insan birbirini yok da edebilir. Fark nerede? Kendi yarasını görmekte. Herkes ben yaralıyım diyor. Kimse 'Benim bu yaram sana zarar veriyor mu?" diye sormuyor. Birinin yarası diğerini anlamak için bir kapı da olabilir bir silah da...
"Birinin yarası, diğerini anlamak için bir yol olabilir. Ya da bir silah..." Rachell Heller

Bastırılmışlık > Öfke > Şiddet
Psikolojik olarak bastırılmış duygu, ya yıkıcı bir dışavuruma dönüşür, ya da yok edici bir içe vuruma. Ağlayamayan adam öfkelenir. Öfkelenen adam yabancıya değil, yakın ilişkideki insana bağırır, kapıları çarpar, ya da daha kötüsünü…
Öfke duygusu, her zaman daha kötüsünü gerçekleştirme potansiyeline sahip duygudur. Sırf bu nedenle öfke, sağlıklı bir şekilde dışarı çıkmalı, kimseye zarar vermeden ifade edilmelidir. Öfkeyi sağlıklı bir şekilde dışa vurmak insan olmayı başaran insanın işidir.
Sesini duyuramayan kadın ise içine kapanır. Ama bu, içine kapanan kadının hiçbir zaman patlamayacağı anlamına gelmez. İçine atan kadının patlaması, her şeyi yıkar geçer...
Aile içi şiddet istatistiklerine bakıldığında tek şey görülür; kimin kime şiddet uyguladığı... Ülkemizde şiddet uygulayan Fail Profili %90 oranda erkek. Ve bu faillerin %63’ü mağdurun "eşi" olarak kayıtlara geçmiş durumda. (TÜİK’in 2025-2026 dönemine ait Şiddetin Cinsiyetler Arası dağılım raporundan)
İnsan canı rakamlarla değerlenecek bir şey değildir. İnsanın canından daha değerli bir birim yok. Ama maalesef rakamları ortaya çıkaran bir patoloji var. Sevilmeyi öğrenememiş, incinmeyi ifade edemeyen, bağlanmayı korku olarak kodlayan erkek çocuklardadır o patoloji. Tohumları çok önceden atılmıştır.
Elbette, şiddeti mazur kılmaz hiçbir şey. Şiddet çözülmesi gereken ciddi bir problemdir. Ama biz o şiddeti doğuran şeyleri anlamadan, bu sorunu çözemeyeceğiz.
Oysa bir duygunun kaynağını görmek, sadece kendimizi anlamak için değil, karşımızdakine ne yaptığımızı anlatmak, karşımızdakine yaptığımızın nasıl bir duygu yarattığını görmek için de şart... Çünkü döngü tek başıma kırılmıyor. Keşke "Kadına karşı şiddete hayır." diye üç beş tweet daha atsak da erkek şiddeti son bulsa...
Bu Savaşı Kim Kazanacak?
Cevap: Hiç kimse...
Kadın kazanırsa, karşısında onu seviyor görünen ama içten içe kin güden, öfkeyle yaşayan ve gücünü kullanmaktan çekinmeyecek olan bir erkek kalır. Erkek kazanırsa, karşısında korkan, korkuyla var olması imkansız bir kadın kalır. Her iki senaryo da sevgisiz ve mutsuz bir dünyanın kapısını açacaktır.
Bu savaşı bitirmenin yolu; Her iki tarafın da acısını görmektir. Haksızlığa haksızlık demektir. Yaşam hakkını savunmakta ısrar etmek, eşitliği savunmak, amasız, fakatsız, şiddete karşı çıkmaktır.
Ve en önemlisi: Öfkemizin kim tarafından beslendiğini sormak gerekir. Çünkü bazı sesler bu düşmanlıktan besleniyor. Sonra bize nefret satarak para kazanıyor.
Sevgili dostlar; Bu serinin her yazısında mutsuzluğun köklerine baktık. Yalnızlıkta 'ben' yoktu. Anlamsızlıkta 'neden' yoktu. Kimlik krizinde 'kim' yoktu. Bu yazıda da 'sen' yok sevgili dostlar. İşte mutsuzluk da tüm bu yoklar yüzünden yok…
İnsan, bir diğer insan ile var olduğunu hissetmek için yaratılmış. Bu süregelen mesafe, bu karşılıklı öfke; mutsuzluk salgınının damarlarından biridir bu çağda...
Karşımızdaki herkesi insan olarak görebildiğimiz her an, insanlık kazanacak. Kendi yaralarımızı tanıdığımızda karşımızdakinin yaralarını da görecek ve yer açacağız. Nefret ve öfke insanın içinde yer bırakmaz. İçinde başkasına yer kalmamış bir yürekte sevgi barınmaz. Sevgisiz bir yürek de yoklar listesi biriktirir ve asla mutlu olamaz...
Okuduğunuz için teşekkürler. Sonraki yazımızda buluşuncaya dek, nefretsiz ve öfkesiz bir gün dilerim. Sevgiyle ve mutlulukla kalın.
Cemal M. Bulut
Kaynaklar
Bowlby, J. (1969). Attachment and Loss, Vol. 1: Attachment. Basic Books.
Buber, M. (1923). Ich und Du [Ben ve Sen]. Insel Verlag.
Fromm, E. (1956). The Art of Loving. Harper & Row.
Gilligan, J. (1996). Violence: Our Deadly Epidemic and Its Causes. Putnam.
hooks, b. (2000). All About Love: New Visions. William Morrow.
Johnson, S. M. (2008). Hold Me Tight: Seven Conversations for a Lifetime of Love. Little, Brown.
Kimmel, M. (2008). Guyland: The Perilous World Where Boys Become Men. Harper.
Levine, A. & Heller, R. (2010). Attached: The New Science of Adult Attachment. Tarcher/Penguin.
Siegel, D. J. (1999). The Developing Mind: How Relationships and the Brain Interact to Shape Who We Are. Guilford Press.
Twenge, J. M. (2017). iGen: Why Today's Super-Connected Kids Are Growing Up Less Rebellious, More Tolerant, Less Happy — and Completely Unprepared for Adulthood. Atria Books.
van der Kolk, B. (2014). The Body Keeps the Score: Brain, Mind, and Body in the Healing of Trauma. Viking.
TÜİK (2023). Evlenme ve Boşanma İstatistikleri. Türkiye İstatistik Kurumu. TÜİK (2025). Aile İçi Şiddet İstatistikleri. Türkiye İstatistik Kurumu.
Görsel Kaynak: https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/3594305
Mutsuzluk Salgını Serisi
I. Yalnızlık II. Anlamsızlık III. Kimlik Krizi IV. Cinsiyet Savaşları




Yorumlar