top of page

Sosyal Medya Cellatları ve Linç Kültürü

  • Yazarın fotoğrafı: harmonikulup
    harmonikulup
  • 9 Şub
  • 4 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 5 gün önce

“Canavarlarla savaşan kişi, sonunda canavara dönüşmemeye dikkat etmeli.”

Friedrich Nietzsche


Merhaba sevgili dostlar; Hiç tanımadığınız bir insanın, bir tweet yüzünden hayatının mahvolduğuna şahit oldunuz mu? On binlerce yorum, binlerce hakaret, ekranlara yansıyan aşağılamalar, tehditler… Ve biz oradayız. Ya sessizce izliyoruz ya da linç eden kalabalığa karışarak bir taş da biz atıyoruz. Peki neden?


Stanford Üniversitesi’nde 2022 yılında yapılan bir sosyal psikoloji araştırması, kalabalık içinde bulunan bireylerin ahlaki sorumluluk duygusunun belirgin şekilde azaldığını gösterdi. Bu durum sosyoloji ve sosyal psikoloji literatürüne “sorumluluğun dağılması” olarak girdi.


Yani kalabalık büyüdükçe vicdan küçülüyor sevgili dostlar.

Bugünkü yazımızın konusu, Sosyal Medyada Linç Kültürü… Hepiniz hoş geldiniz.



Dijital Giyotinler ve Cellatları

Linç, bir davranış değildir. Linç bir duygudur. Çoğu zaman öfke olarak görünür ve insanı adalet arayışına yöneltir ama bunun altında korku, kıskançlık, aşağılanma hissi vardır.

Linç eden kişinin inancı ve bu inançla doğan motivasyonu şunlardır; "Haklıyım. Ahlaki olarak ben daha üstünüm." Bu duygular, bireyin içindeki güçsüzlük hissini geçici olarak bastırır. Oysa linç, çoğu zaman adalet değil, duygusal boşaltım sağlamaktır.


Bir insan, hiç tanımadığı birine neden bu kadar şiddetli tepkiler verir? Çünkü o kişi artık bir insan değil bir semboldür. Bir fikrin, bir grubun, bir nefretin temsilcisidir.


Zizek bu durumu, modern ideolojinin karanlık yüzü olarak yorumlar. Ona göre insanlar, kendi bastırılmış öfkelerini boşaltmak için sembolik hedefler yaratırlar. O hedef gerçek kişi değildir; toplumun içindeki bastırılmış gerilimin taşıyıcısıdır. Zizek’in tabiriyle, orada acı verici haz (jouissance) vardır.


Bir kullanıcının paylaştığı bir gönderi ekranımızdadır. Saniyeler içinde binlerce insan, sanki bir işaret fişeği atılmışçasına aynı hedefe doğru kusmaya başlar. Saatlerce, günlerce sürebilir bu kusma seremonisi. Biz de oradayız? Neden oradayız? Neden bazen bir etkileşim ile yangına odun taşıyor, bazen de sessizce izleyerek o kanlı şöleni görmezden gelip meşru kılıyoruz?


Linç kültürü, modern insanın kendi içsel kirliliğini, "ahlaki üstünlük" deterjanıyla bir başkasının üzerine boca ederek temizleme ayinidir. Normalde komşusuna "günaydın" demeye çekinen insanın, sosyal medyada bir canavara dönüşmesi bir kişilik bölünmesi değil, "Büyük Öteki"nin (sosyal medyanın anonim otoritesinin) ona verdiği sapkın bir izindir. Burada "Biz” olmanın gücü, bireyin vicdanını yok etmiştir.


Ekranın Arkasında Değişen İnsan

Linç eden kişinin içinde yanan ateş hınçtır. Kendi hayatındaki başarısızlıkları, yetersizlikleri ve bastırılmış öfkeyi, "meşrulaştırdığı bir düşman" bulduğu an ona yansıtır. Sosyal medya, adalet arayışı ile toplu cezalandırma arasındaki çizgiyi sadece bulanıklaştırmakla kalmamış, zamanla bulanıklaştırdığı o çizgiyi günümüzde tamamen yok etmiştir.


Aynı kişi, gerçek hayatta söylemeyeceği sözleri neden sosyal medyada rahatça söyleyebilir? Çünkü orada yüz yoktur. Ses yoktur. Göz teması yoktur. Yani vicdanı tetikleyecek insani işaretler yoktur. Birey, kalabalığın içinde kimliğini kaybeder. Sorumluluk duygusunu yitirir. Sosyal Psikoloji buna deindividüasyon der. Bir anda şu düşünce ortaya çıkar, “Zaten herkes yazıyor.”


Kalabalık büyüdükçe vicdan küçülür. Vicdan küçüldükçe birey küçülür. Ve küçük bireyler, tarih boyunca dünya üzerindeki büyük vahşetlere neden olan ahmaklardır.


Siyah-Beyaz Dünyanın Konforu

Sosyal medyada insanlar ya tamamen iyidir ya da tamamen kötü. Ya kahramandır ya da şeytan. Bu düşünce biçimi, zihnin en eski savunma mekanizmalarından biridir; Bölme (splitting).


Gerçek hayat gri tonlarla doludur. Ama gri, yorucudur. Siyah ve beyaz ise nettir. Rahatlıktır.


Birini tamamen kötü ilan ettiğinizde, ona karşı yaptığınız her şey meşru hale gelir. Hakaret edebilirsiniz. İtibarını yok edebilirsiniz. Onu insanlıktan çıkarabilirsiniz. Çünkü onun insan olması önemli değildir. O artık, kötülüğün temsilcisidir. Ve kötülüğe karşı her şey mübahtır.


Yani dijital dünya bizi "ya siyah iyi ya beyaz" olmaya zorlar. Nüanslar ölür, bağlam yok edilir. Bu, düşünce kapasitemizin felç olmasıdır. Gri alanları reddetmek, insanı insan olmaktan çıkarıp bir kalıba dönüştürmektir.


Kurbanın Gerçekliği: Linç edilen kişi için bu süreç, dijital bir toz bulutu değil; sinir sisteminin çöküşüdür. Sosyal ölüm, biyolojik ölümden bazen daha ağır gelir. Depresyon, ağır kaygı ve travma sonrası stres bozukluğu, o "masum" klavye vuruşlarının kurban üzerindeki kalıcı imzasıdır.


Ahlaki Üstünlük Sarhoşluğu

Linç kampanyalarına katılan insanlar Ahlaki üstünlük hissini besler ve doyurur. "Ben doğru taraftayım. Haklı olan benim. Bu kötülükle savaşmam gerekir." gibi hisler, psikolojik olarak çok güçlüdür. Çünkü insana aidiyet ve güç verir. Ama burada trajik bir ironi vardır. Zizek’in sıklıkla işaret ettiği gibi, insanlar çoğu zaman kötülüğe karşı savaşırken, onun yöntemlerini kullanmaya başlar. Ve sonunda şiddet kalır. Sadece taraflar değişir.


Geleneksel toplumlarda eskiden mahalleli ve onların gözleri vardı. Mahalle baskısı oluştururdu bu gözler. Şimdi milyonların ekranlarında kaydırıp duran parmakları var. Eskiden var olan mahalle baskısı, artık milyarlarca gözü olan dijital bir canavara dönüştü. Toplum olarak utançla kurduğumuz sağlıksız ilişki, birini utandırarak yok etmeyi en etkili silah haline getirdi.


Utanç kültürü, linç kültürünü besler. Çünkü utanç, bireyi değil, kimliği hedef alır. Hata yapan kişi değil, o kişinin tüm varlığı cezalandırılır. Bir davranış yüzünden, bir insanın tüm hayatı silinebilir. İşini kaybedebilir. İlişkileri kopabilir. Kimliği parçalanabilir. Ve bütün bunlar, birkaç dakika içinde, günlerce süren bir dijital bombardımana dönüşerek gerçekleşir.


Empatinin Dijital Ölümü

Ekran, insanı soyutlaştırır. Soyut insan daha kolay incitilir. Gerçek hayatta birinin gözlerinin içine bakarak aynı cümleyi söylemek zordur. Ama profile söylemek kolaydır. Çünkü empati, temas ister. Ses ister. Nefes ister. Dijital ortamda, bu işaretleri yoktur. Dolayısıyla empati insanın yeteneği olarak varsa da dijital personasında yoktur.


Levinas’ın felsefesinde "insanın yüzü", bizi etik olmaya davet eden temel yapıdır. Sosyal medyada ise sadece pikseller ve metinler vardır; karşıdakinin bir canı, bir ailesi, bir kırılganlığı olduğu gerçeği siliktir. Empati, dijital ortamın hızı karşısında çok yavaş kalan bir duygudur. Öfke ise ışık hızında yayılır. Bir yorum yazmadan önce sormamız gereken o sarsıcı soru şudur; "Ben şu an neden kendi içimdeki pisliği boşaltacak bir bok çukuru arıyorum?"


Dijital Vicdan Kasını Çalıştırmak

Linç kültürüne karşı büyük bir adım atmamıza gerek yok. Hiçbir şey yapmamak yeterli.

Eğer “Bu yorum, dünyayı daha iyi bir yer yapacak mı?” sorusuna evet yanıtı veremiyorsak, o yorumu yapmamıza gerek de yok.


Daha Şefkatli Bir Dijital Dünya Mümkün mü?

Toplumlar, kalabalıkların davranışlarıyla değil, bireylerin seçimleriyle değişir. Bir kişi hakaret etmez. Bir kişi paylaşmaz. Bir kişi kaydırır geçer. Ve bunlar zamanla bir karşı kültür oluşturur. Belki hemen değil, ama en azından, bir gün bir insanın hayatını biraz daha zorlaştırmamış oluruz.


Zimbardo’ya göre etik ve ahlaklı davranış, başkasına zarar vereceğini bildiğimiz ve kolaylıkla yapabileceğimiz kötülükleri, yapmamayı seçmektir.


Okuduğunuz için teşekkürler dostlar. Sürçülisan ettiysem affola. Vicdanınızın sesi hiç kısılmasın dilerim. Sevgiyle kalın...

Görüşmek üzere... Cemal M. Bulut

Yorumlar


iletişim
e-posta: harmoni@harmonikulup.com
whatsapp: 05302636896

© 2035, Harmoni Kulüp

bottom of page