top of page

Tükenmişlik Sendromu

  • Yazarın fotoğrafı: harmonikulup
    harmonikulup
  • 26 Mar
  • 9 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 28 Mar

Bilgilendirme: Bir Psikiyatrist eşliğinde Tükenmişlik Sendromum üzerine terapi almaktayım. Bu yazıyı yer yer “biz” diliyle kaleme alma nedenim budur.

"Yürek yorulunca, ter gözden akar." Mevlana Celaleddin-i Rumi

Bir süredir içimde dinmeyen bir yorgunluk ve taşımakta zorlandığımı hissettiğim bir ağırlık vardı. Dönemsel ve geçici olduğunu düşünüyordum. Bu durumun adını koymakta zorlanıyordum.


Yeterince uyumuyordum. Kendime gerektiği kadar zaman ayıramıyordum. Sabahları erken uyansam dahi, çoktan başlamış gibi hissettiğim bir gün bekliyordu beni. Ve belki de aylardır, dinç ve dinlenmiş kalkmıyordum yataktan… Ve bir süre sonra da yorgunluğumun üzerine karanlık duygular çökmeye başlamıştı. Kendimi tanıyamıyordum. Değişiyordum. Değiştiğim halimi sevmiyordum.


Oysa yıllarca sarf ettiğim emeğin karşılığını almış ve hayallerime kavuşmuştum. Kaş’ta havuzlu bir ev, evin önünde bir tane motosiklet, biri klasik iki tane otomobil… Yazın sevdiğim dostlarım gelip gidiyordu evime. Hatta fırsatını bulan kışın da geliyordu. Sıkıldığım zaman soluğu ya İstanbul'da ya da İzmir'de arkadaşlarımın yanında alıyordum. Her şey yolundaydı... Ama ben öyle enteresan bir noktadaydım ki; artık hayallerimi yaşadığım hayatı sevmiyordum.


Ne yorgunlukla ne de depresif duygularımla baş edemez haldeydim. Ne olduğunu anlayamıyordum. Sadece bir Psikiyatristin kapısını çalma zamanımın geldiğinin farkına varmıştım.


Çünkü biliyordum;

Ruhun yorgunluğu uykuyla geçmez. Tatil yapınca geçmez. “Kendine iyi bak” derler ama kendine iyi bakmakla da geçmez. Çünkü bu yorgunluğun nedenleri çok daha derinlerde bir yerlerdedir… belki geçmişten gelen şeylerle, belki ilişkilerle, belki hayatın üstümüze yığdığı ağırlıklarla taşıdığımız yüklerdendir.


Ve çoktan tüketmiştir insanı...

Şu an telefonunuzda kaç bildirim var? Son 24 saatte merakınızı cezbeden şeyler ne oldu? Bu sabah uyandığınızda ilk hissettiğiniz şey neydi? Bu soruları okurken içinizde bir boşluk hissettiniz mi?


Tükenmişlik, çağımızın en yaygın ama en az tanınan psikolojik sorunu. Çünkü insanın ruhunu sinsice sarar ve kendini birden göstermez. Dram yaratmaz. Bir sabah sanki boğazınız şişmiş gibi “Hay Allah, bugün tükenmişim.” demezsiniz.


Ama bir gün gelir, bir sabah yüzünüzü yıkadıktan sonra aynada gördüğünüz yüzü tanımazsınız.


Tükenmişlik Nedir?

“Tükenmişlik, ruhtan önce anlamın tükenmesidir. Kendinizi ve hayatınızı sevmiyorsunuz, çünkü hayallerinizi yaşasanız dahi anlam verdiğiniz şeyleri kaybetmişsiniz.”

Bu sözler Psikiyatristim Can hocama ait. Terapimizdeki sözleri.


1974 yılında psikiyatrist Herbert Freudenberger, New York'ta hastanelerde çalışan gönüllülerle ilgili bir çalışma yaptı ve ilginç sonuçlara ulaştı; En idealist, en bağlı, en tutkulu gönüllüler, zamanla işlevsiz hale geliyor, çalışma arzularını yitiriyorlardı. Uzun yıllar yüksek verimle ve gönülden çalışan insanlar duygusal olarak kapanıyor, gönüllü hizmet vermeyi bırakıyordu.


Dr. Freudenberger bu tabloya bir isim koydu: Burnout (Tükenmişlik).


Christina Maslach, bu kavramı sistematik bir modele dönüştürdü ve tükenmişlik, üç boyutlu bir sendrom olarak ele alınmaya başladı. Duygusal tükenme, duyarsızlaşma ve kişisel başarı hissinde azalma olarak modellenen Tükenmişlik, psikoloji biliminde bir sendrom olarak kabul edildi. Bugün hâlâ geçerliliğini koruyan bu model, Dünya Sağlık Örgütü tarafından resmi bir mesleki olgu olarak tanınıyor.


Ama günümüz dünyasında tükenmişlik, yalnızca mesleki bir sorun değil artık. Hayat tükenmişliği, ilişki tükenmişliği, ebeveynlik tükenmişliği diye kavramlarla var oluyor. Ve belki de en yaygını, kendinden tükenme... bu sendromu önemli bir olgu haline getiriyor.


Yorgunluk, fiziki dinlenmeyle, uyku ve beslenme düzeniyle geçer ama tükenmişlik geçmez. Çünkü sorun bedensel değildir. Sorun ruhsaldır. Sorun anlam eksikliğidir. Anlam yitirilmişse, uyku, beslenme, bedensel dinlenme hiçbir şeyi onarmaz. Çünkü duyulan çığlık, bedene değil ruha aittir.


Byung-Chul Han, Palyatif Toplum adlı eserinde modern çağın en çarpıcı paradoksunu belirledi sevgili dostlar; “Bizi tüketen bir otorite değil” dedi ve ekledi “Artık biz kendimizi tüketiyoruz.”


Disiplin toplumunda dışsal bir güç bireylere kurallar ve kalıplar çerçevesinde “yapacaksın.” diyordu. Modern çağda ise insan kendi kendine “yapmalısın, daha fazlasını yapabilirsin ve yapacaksın” diyor. Ve İnsan, dışarıdan gelen baskıya gösterdiği direnç gücünü, içselleştirdiği şeylere gösteremez. Çünkü kendine direnmek gibi hisseder. İnsanın hayvanlarla en ortak özelliği, kendine karşı koyamamasıdır.


Ve modern çağ, bu hayvanca mekanizmayı çok ciddi şekilde coşturmaktadır.


İnsanın İnsanı Tüketmesi
“Yağmur gibi yağar başıma taşlar, ille dostun bir tek gülü yareler beni.” Pir Sultan Abdal

İşte tam da bu noktada, performans toplumundan edinerek içselleştirdiğimiz acımasız sesler, bireyin kendi sınırlarını aşar ve "ötekine" yönelir sevgili dostlar.


Kendimizi tüketmekle kalmaz, hayatta kalma ve daha iyi hissetme telaşıyla birbirimizi de birer tüketim nesnesine dönüştürmeye başlarız.


İlişkisel tükenmişlik, birinin size fiziksel olarak zarar vermesiyle değil, sizi ruhsal bir "kaynak" olarak görmesiyle başlar. Yani Otto Kernberg’in sarsıcı kavramı “Nesneleştirme” dediğimiz davranış peyda olur.


Nesneleştirme... Bir başka insanı, Kanı, canı, yaraları, sınırları ve kendi biricik öyküsü olan bir insan olarak görmemiz gerekirken; işimize yarayan, duygusal açlığımızı doyuran, onaylanma ihtiyacımızı karşılayan ya da sadece yalnızlığımızın sızısını uyuşturan bir işlev olarak görmektir...


Bir insanın bir başka insanı tüketmesi, ruhun ruhu nesneleştirdiği yerde başlar. Karşılıklı otururken, gözlerinize bakan ama sizi görmeyen, sizinle sadece kendi açlığını doyuran o talepkâr varoluşu bilirsiniz... Sizin yorgunluğunuzun, anlattığınız derdin ve sizi zorlayan deneyimlerinizin bir önemi yoktur. Önemli olan, ötekinin o anki duygusal ihtiyaçlarının karşılanmasıdır.


Oysa besleyen ilişki yaşama dönüktür;

Sever, anlar, değer verir ve en umutsuz anda bile umut yeşertir. Karşısındakinin sınırlarına saygı duyar. Tüm eksiklerine rağmen onun kendi başına bir bütün olduğunu kabul eder.


Birbirimizi tükettiğimiz ilişkiler, giderek yaygınlaşıyor. Birini sevmek değil, ona "sahip olmak", onu "kullanmak" ve ondan "faydalanmak" üzerine kurulu kalıplaşmış ilişkiler yaşanıyor.


Karşımızdakinin iyi niyetini, şefkatini, dinleme kapasitesini, empatisini dipsiz bir kuyu gibi sömürdüğümüz; pürüz çıkardığında ya da reddettiğinde onu suçladığımız, ardından bir kenara atıp hızla yeni bir "tedarikçi" peşinde koştuğumuz o vicdansız, rezil, insanı bok eden iğrenç mekanizma... ilişkilerin her yanını sarmış durumda.


Zygmunt Bauman, akışkan moderniteyi tanımlarken, insan bağlarının nasıl "ürüne" dönüştüğünü gösterdi. Aslında insan ilişkilerinin geleceği bu aptal sonu anlatıyordu.


İnsanın insana bir yara bandı, bir basamak ya da günü kurtaran bir ağrı kesici muamelesi yaptığı bu akışkan modernite çağında, tükenmişlik de kaçınılmaz son haline geldi. Çünkü tüketilen şey zamanımız veya enerjimiz ve insanlığımız… Sevgimiz, saygımız, merhametimiz, vicdanımız. Ve belki de en haksızcası, en acımasızcası; Bir sonraki ilişkideki başkasının acısına ortak olabilme, onunla gerçekten bütünleşebilme ihtimalimiz tükeniyor.


Birini duygularınızla, tavırlarınızla, taleplerinizle yorabilirsiniz ve bu zamanla telafi edilebilir. Birini istemeden incitebilir, kırabilirsiniz, bu da zamanla onarılabilir. Ama birini nesneleştirip "tükettiğinizde" ne ilişki var olabilir ne de "biz" kavramı.


Yani bizi en çok tüketen şey, işimiz değildir. Yaşadığımız şehir değildir. Hayatın temposu ya da tek başına yaşam şartlarının zorluğu değildir. Diğerleridir… İnsanlardır.


Martin Buber, ilişkileri iki temel biçimde tanımlar. Ben-Sen ilişkisi ve Ben-O ilişkisi.

"Ben-Sen" ilişkisinde karşınızdaki kişi gerçek, bütünlüklü, eşsiz bir varlık olarak görülür. "Ben-O" ilişkisinde ise karşınızdaki kişi bir nesneye indirgenir işe yarayan ya da yaramayan, veren ya da vermeyen bir araç işlevinden ibarettir. Ben-O ilişkisinde var olmak enerji ister. Ve zamanla tüketir. Hem nesne olanı hem de nesneye indirgeyen tarafı.

Tükenmişlik yazımız özellikle sürekli veren, sürekli anlayan, sürekli taşıyan tarafın tükenmişliğini anlatsın istiyorum dostlar. Tüketenleri "Karanlık Beşli" yazımızda anlatacağım uzun uzadıya. O yazıda küreklerle, kazmalarla, baltalarla vuracağım onların pis yüreklerine.

Stephen Karpman “Dram Üçgeni” kavramını “kurban, kurtarıcı, zalim” rolleri olarak tanımlamıştı.

Bu üç rol, toksik ilişki dinamiklerinin döngüsel yapısını oluşturur sevgili dostlar.


Ve bu döngüde en çok tükenen, çoğu zaman kurtarıcı rolünü üstlenen kişidir. Çünkü kurtarıcı rolünü üstlenmiş birey, yapısı gereği vermekten vazgeçemez. Sınır koyamaz. “Hayır” diyemez. Dolayısıyla sürekli almayı hak ettiğini zanneden bir eşek beyinlinin yanında sürekli vermeye şartlanmış kurtarıcı biri, önünde sonunda tükenmişliğin ne olduğunu yaşayarak görecektir.


Bir ilişkin düşünün. Romantik ilişki, aile bireyleriyle ilişki, arkadaşlık ilişkisi.. hangisi olursa olsun?

O ilişkide kim daha çok çabalıyor? Kim daha çok onarıyor? Kim daha çok uyumlanıyor? Kim anlıyor, kim taşıyor, kim affediyor? Eğer cevap sürekli “ikimiz birden” değilse, bu ilişki asimetrik bir ilişkidir.


Ve asimetrik ilişkiler, insanı tüketen tek ilişki türüdür. Çünkü ilişki kendi içinde dengesi olan bir ekosistemdir. Bir taraf sürekli verirse, diğer taraf sürekli alırsa, sistemi oluşturan denge bozulur ve veren taraf yorulur.


Simone Weil, bir insana ya da bir şeye tam ve özgün varlığınızla yönelip, dikkat vermenin, ilgi sunmanın, odaklanmanın, insanın en değerli kaynağı olduğunu söylüyor. Sevmek diyor buna Weil. Sevgiyi böyle tanımlıyor.


Asimetrik ilişkilerde bu dikkat tek yönlüdür. Siz karşınızdakine tüm varlığınızla yönelirsiniz ama o yönelmez. Böylece siz gören ama görülmeyen, taşıyan ama taşınmayan, anlayan ama anlaşılmayan, destek veren ama destek alamayan kişi olursunuz. Yani seven ama sevildiğini hissetmeyen… Bu karşılıksızlık, zamanla seni var edemez hale gelir.


Bu hislerin hepsi gerçektir. Ve görseldeki ifadelerin hepsinin altında aynı yara yatar. Karşılıksız kaldığı için artan "görülme" ihtiyacı...

(Görsel Chat Gpt tarafından...)


Vermeyi bırakmak bencillik değildir. Kuru bir kuyudan su çekilemez. Ve tükenen bir insan, sevilmeyi hak eden insanları da layıkıyla sevemez artık.


Modern Yaşamın Tüketmesi…

Geçmiş yaralar ve ilişkiler yetmezmiş gibi bir de üstüne hayat geliyor. Bu bölümde sistemik bir analiz yapmayacağım. Çok kişisel yazmak istiyorum.


Modern çağ, insanlık tarihindeki en büyük psikososyal illüzyonu başardı. İnsan sosyal bir varlık dedi, görülme ihtiyacı var dedi. Bunlar doğruydu ama dijital mecralarda var olunsun diye bağlamından koparıldı. İnsanı, kendi gardiyanı haline getirdi.


Bugün biz, kendi kendimizi "özgürlük" adı altında gönüllü olarak sömürüyor haldeyiz.

Modernite, her şeyi ölçülebilir, optimize edilebilir ve işe yarar hale getirmek ister. Canlı olana, kendiliğinden olana ve kusurlu olana tahammül edemez. Bu, kötücül bir yönelimdir. Yaşam enerjimizi, koşulsuz bağ kurma kapasitemizi alır; yerine verimlilik tablolarını, görünürlük metriklerini ve bitmek bilmeyen bir kişisel gelişim kaygısını koyar.


İnsan da ne yapsın? Kendi hayatının öznesi olmaktan çıkıp, kendi ürettiği sistemin "işlevsel bir nesnesi" haline gelir böylece. Çektiğimiz acının adı yorgunluk değil, bu ağır nesneleşmenin getirdiği varoluşsal anlam kaybıdır.


Bu devasa performans makinesinin dişlileri arasında ezilmemek için modern insanın yaptığı ilk şey, kendi iç dünyasına yabancılaşmak oldu. Çünkü duygular yavaştır, verimsizdir, karmaşıktır ve çoğu zaman sistemin hızına çomak sokar. Sistem bizden "hissetmemizi" değil, "tepki vermemizi" ister. (Slavoj Zizek'in "Sahte Mutsuz İnsan" eleştirisinden bir kesit. Sırpçası olan bu kitabı çevirsin, kazancı yedi sülalesine yeter.)


İçimizde olup bitenleri adlandırma ve anlamlandırma yetimizi kaybettik sevgili dostlar. Zaten duygu alfabesinden yoksun kalmak, insanın kendi gerçeğine sağırlaşması demektir. Oysa Leslie Greenberg’in ısrarla vurguladığı gibi, duygular bizim en temel, en hayati bilgi kaynağımızdır. Kendi duygularını tanımayan, o alfabeyi sökemeyen bir zihin, ne zaman durması gerektiğini, sınırlarının nerede ihlal edildiğini bilebilir mi?

Cevap: Tabii ki bilemez.


Telefon her an açık. Herkes her an erişilebilir. Sosyal medya sürekli başkalarının hayatını akıtıyor. Ve biz yeterince yorgunken bir de bu akışın içinde kendi hayatımızı yaşama telaşına düşüyoruz.

İnsan, zaten “yeterli miyim?” diye sorup duruyorken modern hayat her saniye insana “hayır, daha fazlasını yapmalısın” diye cevap veriyor. Modern hayat insana yara açmıyor. Ama var olan yaraların üzerine tuz döküp duruyor.


Tükenmişlik, o en son raddeye gelene kadar fark edilmez; çünkü bedenin ve ruhun verdiği sinyalleri okuyacak lisanı unutmuştur çoktan. Kendi duygularını tanımak, onlarla temas kurabilmek bu çağda, sistemin nesneleştirici çarklarına karşı atılmış en güçlü psikolojik direniştir.


Zygmunt Bauman’ın "akışkan modernite"si, hiçbir şeyin kök salmasına izin vermez. Her şey vitrindedir ve her şey geçicidir. Bağlar, ilişkiler, değerler, hatta kimlikler... Sürekli bir "güncelleme" mecburiyeti içindeyiz. Hiçbir yere tam olarak ait olamama, hiçbir ilişkide tam anlamıyla, hesapsızca demir atamama hali, ruhu güvencesiz ve sürekli bir alarm durumunda bırakır. Yani varoluşsal kaygımız, modern çağın hız tünelinde kronik bir yuvaya dönüşmüştür artık. Alayımıza geçmiş olsun.


Yani Han da haklıdır, Fromm da haklıdır, Bauman da, Byung Chul-Han da…

Şu insanların olduğu bir seminerden çıksak, hayatımız o andan itibaren bambaşka bir şey olurdu.


Modern hayatın tükenmişliğe katkısı, büyük ölçüde sınır kurmaya izin vermiyor. Ve sınır kuramayan bir insan hem geçmişin yaralarını hem de ilişkilerin ağırlığını hem sistemin baskısını, hem de kişisel arzu ve taleplerinin yoğunlaşmasına neden olan modern hayatı aynı anda taşıyor. Hiçbiri için bir “dur” noktası yok.


Harmoni Kulüp felsefesi çok nettir sevgili dostlar; Sorun anlamın yok olmasıdır. Ve reçete, daha fazla kişisel gelişim öğrenmek değildir. Çıkış yolu, işe yaramazlığın, verimsizliğin, bir fayda üretmeden "sadece var olmaya" yeniden anlam inşa etmektir.


Bizler, sonu gelmez bir performans projesi olamayız. Bizler değer verdiğimiz insanlara kendini tek taraflı feda edecek birer kağıt mendil olamayız. Bizler, anlam arayan, bağ kuran, yorulan ve şefkate ihtiyaç duyan insanlarız. Ve bence insanlığın tükenmesine daha fazla izin vermemeliyiz. Buna da kendi tükenişimize engel olarak başlamalıyız...


Tükenmişliğe Son Vermek

Tükenmişliğin en acı verici boyutlarından biri, insanın tükendiğinde kendini suçlamasıdır.


“Daha güçlü olmalıydım. Yapabilirdim. Yapamadım çünkü çok zayıfım. Bu kadar şeyden neden etkileniyorum? O kadar da çaresiz değildim. O kadar da kötü değildi… vs.”

Bu sözler tanıdık geliyor mu dostlar?


Tanıdık geliyorsa biliyorsunuzdur; Tükenmek yeterince zordur. Kendini yargılamak, tükenmişliğin üzerine bindirdiğimiz ikinci bir yüktür.


Öz eleştiri, insanı güçlendirmez. Çünkü beyin, öz eleştiriyi bir tehdit olarak işler. Kortizol yükselir. Sinir sistemi alarm moduna girer. Ve zaten tükenmiş bir sistemde bu mod, kalan enerjiyi de tüketir. Bu aslında depresyondur. Ve aslında klinik düzey tanımıyla bir hastalıktır. Ama "Tükenmişlik" bir hastalık değildir. Bir son da değildir.


Tükenmişlik, depresyona doğru sürükleniyorsun mesajıdır. “Bu yükü taşımayı bırak, bu ilişki artık bitmeli, bu tempo artık sürdürülemez, bu işten çık, bu insanla görüşmeyi kes.” diyordur. "Artık bir şeyleri değiştirmenin zamanı geldi." diyordur.


Bunu kabullenmek zordur. Çünkü değişim korkutucudur. Neleri bırakmak gerektiğini görmek acı verebilir. Ama tükenmişlik sizi bu görüşe zaten zorla götürecektir. Çünkü sevgili dostlar; başka türlü devam etmek mümkün değildir. Ve bu zorlantı, bir yıkım değil, yıkıma karşı bir savunmadır.


İyileşme hızlı olmaz. “Günde 8 saat uyu, çikolata yeme, haftada iki kez seviş” diye bir reçetesi yoktur. Ama bazı küçük adımlar, iyi olmaya başlamak demektir;

  • Tükendiğini itiraf etmek... Et çünkü abartmıyorsun. Zaten bunu yaşıyorsun.

  • Sizi tüketen ilişkilere, rollere, yüklere bakmak... Hangisi sizin seçiminiz, hangisi mecbur kaldığınız?

  • Kendinize, bir arkadaşınıza davranır gibi davranmayı denemek... Kurtarıcı olabilir.

  • Yardım istemek... Bir terapist, güvendiğiniz bir insan, bir destek grubu. Yalnız taşımak zorunda değilsiniz.

  • Yaptığınız her şeyde bir anlam aramak. Sizin için anlam ifade etmesi yeterli. Anlamı yoksa da o şeyi yapmamak…


Ve son olarak şunu söylemek istiyorum:

Tükenmişliğin içindeyken hep böyle devam edecek gibi hisseder insan. O ağırlık, o boşluk, o anlamsızlık… Ama hep öyle olmayacak.


Çünkü tükenmişlik, bir geçiş noktasıdır (Depresyona doğru). Ve geçiş noktaları, ne kadar acı verirse versin, bir yandan da geri dönmek için birer çıkış kapısıdır.


Okuduğunuz için teşekkürler sevgili dostlar Bir sonraki yazımızda görüşmek üzere, Sevgiyle kalın Cemal M. Bulut

Yorumlar


iletişim
e-posta: harmoni@harmonikulup.com
whatsapp: 05302636896

© 2035, Harmoni Kulüp

bottom of page