top of page

Neden Bedenimi Sevmekte Zorlanıyorum

  • Yazarın fotoğrafı: harmonikulup
    harmonikulup
  • 19 Mar
  • 9 dakikada okunur

Aynaya bakıyorsunuz. Gözleriniz bedeninizde bir yere takılıyor. Göbeğinize, bacaklarınıza, kollarınıza, burnunuza, çenenize… Belki içinizden “keşke şöyle görünseydi…” diye bir şey geçiyor. Kötü hissediyorsunuz. Güzel/Yakışıklı olmadığınızı…


Eğer öyleyse; bedenle kurulan ilişki, bozulmuş demektir...


Çünkü olması gerektiği söylenen ve kalıplaşmış haliyle ideal bir kadın bedeni vardır. Ayrıca olması gerektiği söylenen ve kalıplaşmış haliyle ideal bir erkek bedeni de vardır. Bu kalıplarla estetik ve güzellik algısı geliştirmiş bireyler, kendi bedeninin gerçekliği ile bu kalıplar arasındaki mesafeyi görür.

Kaçınılmaz bir şekilde “Keşke vücudum şöyle görünseydi, böyle görünseydi…” der.


Bu “keşke” ifadesi sadece estetik arzu için değildir. Sosyolojik bir deformasyon sonucu ortaya çıkan Psikolojik bir sorundur. Ve genellikle de insanın geçmişiyle alakalıdır.


Sevgili dostlar, bu yazımızda aynaya baktığımızda gördüğümüz şeyin aslında ne olduğunu, birlikte anlamaya çalışacağız. Ve bu yazının hiçbir yerinde “bedenini sev” önerisi olmayacaktır.

HARMONİ BEDEN ALGISI TESTİ


Harmoni Beden algısı testi ile kendinle kurduğun ilişkiyi keşfet.

Harmoni Beden Algısı Haritası; onay ihtiyacı, beden kabulü ve karşılaştırma eğilimini analiz eder.​


Sevgili dostlar beden ne için var?

Çoğu insan bedeni, nasıl göründüğü üzerinden görsel bir nesne olarak tanımlıyor. Oysa beden, bir deneyim aracıdır. Dünyayı onunla hissediyorsun. Sevdiğin insanları onunla kucaklıyorsun. Müziği onunla duyuyorsun, onunla dans ediyorsun, yemeği onunla tadıyorsun, denizi onunla hissediyorsun. Ağladığında gözyaşları ondan geliyor. Güldüğünde ses ondan çıkıyor. Yoruluyor ve bunu sana hissettirdiğinde beni dinlendir diyor. Uyuyor, dinleniyor ve uyanıyorsun.


Beden, sadece görünüm değildir. Beden, ölene kadar yaşanılan yerdir. Beden insanın evidir.


Interoception diye bir kavram vardır. Bedenin iç sinyallerini fark etme kapasitesi olarak tanımlanır. Ve modern insanda bu kapasite ciddi biçimde zayıfladı sevgili dostlar.


Ekranlardan yansıyan görüntüler, yaşamın hızı ve getirdiği yorgunluk, sürekli dış uyaranlar, bedenin iç sesini bastırıyor. Açlık mı, stres mi? Yorgunluk mu, depresyon mu? Heyecan mı, kaygı mı? Çoğu insan bunları ayırt edemez hale geldi.


Beden Algısı Nedir?

Beden algısı, bedeninin nasıl göründüğüne dair nesnel bir değerlendirme olmakla birlikte, aynı zamanda bedenin nasıl hissettirdiğine dair öznel, duygusal ve büyük ölçüde öğrenilmiş bir deneyimdir. Bu ikilik çok önemlidir. Çünkü beden algısı bozulan insana, baktığı her ayna, her zaman yalan söyler.


Çünkü sevgili dostlar, insan aynaya baktığında yalnızca bedenine ait olan bir görüntü görmez. Aynı zamanda bedeniyle ve görünümüyle ilgili “kendi yorumunu” görür. Psikolojide buna beden algısı (body image) denir.


Yani Psikolojideki karşılığı ile Beden Algısı; Kişinin bedenini nasıl gördüğünden çok bedeni hakkında ne düşündüğü ve ne hissettiğiyle ilgilidir.


Bu nedenle insanlar aynaya baktığında ya kusur görür, ya da insan… Yani aynadaki görüntü tek başına gerçekliği belirlemez. Onu yorumlayan zihin belirler.


Paul Schilder 1935'te “beden imgesi” kavramını ilk kullanan bilim insanıydı. Bu kavramı “Bedenimizin zihnimizde oluşturduğu resim.” olarak tanımladı.


Ancak, Schilder’in bahsettiği bu resim sadece bedenimizden ibaret değildi sevgili dostlar. Bu resim, çocukluk çağından başlayan, ilişkilerden, kültürden, deneyimlerden, travmadan, sosyal geri bildirimden şekilleniyordu.


Ve o resim bir kez kez bozulduğunda, dışarıdan gelen beğeniler, olumlu geri bildirimler bile fayda etmeyecekti...


Klinik araştırmalar, yeme bozukluğu yaşayan bireylerin kendi bedenlerini olduğu halinden %25-50 daha büyük algılıyor. Oysa ayna, aynı ayna… beden aynı beden. Değişen şey; Algı…


Çünkü aynada görünenler sadece beden değildir. Bedenimize dair taşıdığımız hikâyemizdir.

Beden algısı dört katmandan oluşur. Bedenini nasıl gördüğün, bedenini nasıl hissettiğin, beden hakkında ne düşündüğün ve bedenle nasıl davrandığın.


Bu dört katman birbirini besliyor. Olumsuz düşünce, olumsuz duyguyu güçlendiriyor. Olumsuz duygu, kaçınma davranışını tetikliyor. Kaçınma davranışı, olumsuz düşünceyi doğruluyor.

Ve hooop; merhaba insanın kendini hapsettiği bir başka psikolojik döngüsü…


Bedenin Hikayesi: Ayna ve Utanç Dinamiği

Hiçbir insanın görünümünden duyduğu utanç doğuştan gelmez. Bedene yönelik her şey öğrenilir. Utanç duymak da öyle… Bu cümle acı verici değil mi?


Bir çocuk, kendine yönelik algı geliştirmeye başladığında, bedenini doğal bir varoluş olarak deneyimler. Ama bu dünyada en başından beri hep bir öteki ve başkaları vardır. Dolayısıyla çocuk zamanla dış dünyanın yorumlarına maruz kalacaktır. Çocuk görünümü hakkında algısını şekillendirecek şeyler duymaya çok erken yaşlarda başlar. Ve utanmayı da böyle öğrenir. “Çok kilo aldı bu çocuk. Bacakları çok kısa. Daha fazla yedirmeyin, kimse almaz bunu.”


Bunları duyan çocuğun, aynaya baktığında gördüğü şey kendisinin yansıması olmaktan çıkar. Başkalarının bakışları, görünüşü üzerinden duyduğu tüm yorumların toplamı haline gelir. Tıpkı Schilder’in dediği gibi; beden imajı, toplumsal bir inşadır.


Çocuk büyüdükçe, o aynada kendisini değil, duydukları yüzünden "yeterince iyi olamama" korkusunu görmeye başlar. Çünkü böyle ifadeler çocuk için yalnızca sözlerden ibaret değildir. Zihnin derinlerine yerleşen utanç izleridir.


Utanç duygusu insanın kendisini kusurlu bir varlık gibi hissetmesine neden olur.

Ve bu duygu aynaya her bakıldığında yeniden ve yeniden canlanır.


Utanç duygusu üzerine araştırmalar yapan June Price Tangney; utanç duygusunu suçluluk duygusundan ayırmıştır. Suçluluk “kötü bir şey yaptım.” demektedir ve insanı davranışlarını kontrole yöneltir. Utanç ise “ben kötüyüm” demektedir ve bireyin kendi kimliğine karşı saldırıya yöneltir.


İnsanın görünümünü sevmemesi, görüntüsünden utanması da budur. “Ben kötü görünüyorum.” Ve artık yönelim, kendi görünümüne saldırıdır.


İnsanın kendi bedenine yönelik geliştirdiği olumsuz algı, mutlak surette çevresel faktörlerle ilişkilidir. Bir ebeveynin “Az ye, çok kilo aldın.” cümlesi, bir öğretmenin “çok zayıfsın.” cümlesi, akranların zorbaca ve alaycı yargıları, şakaları, bir arkadaşın ufacık bir bedensel eleştirisi… Medya, reklam, aktörler, modeller, aktristler, kültürel norm diyerek dayatılanlar…


Tüm bu sesler çocukluktan itibaren beden utancının zeminini oluşturur.


Melanie Klein’ın perspektifiyle, beden artık bir insanın görünümü değil, kötü bir nesnedir. "kötü nesne" olarak kodlanan o beden, aslında insanın değil, insana yansıtılan olumsuz eleştiri ve bakışların kalıntılarıdır.


Bedenin Hafızası

Bessel van der Kolk 2014'te yayımlanan araştırmasında “Beden kayıt tutar.” dedi sevgili dostlar. Ve bu bir metafor değildi. Nörobiyolojik bir gerçeklikti.


Travmatik deneyimler yalnızca zihinde ya da anılarda değil, bedenin dokusunda, kas geriliminde, nefes örüntüsünde, sinir sisteminin tepki biçiminde de toplanır. Ve bu toplanma, bilinçli farkındalık gibi bir şey değildir. Bilmekle ilgili de değildir.


Cinsel istismar, fiziksel şiddet, duygusal ihmal gibi davranışlara maruz kalmak bedenimizde izler bırakır.

Ama daha basit deneyimler de aynı izleri bırakmaktadır. Sürekli eleştirilen bir beden, utançla büyütülen bir beden, hiç dokunulmayan ya da art niyetle dokunulan bir beden. Hiç fark etmez… Beyin bu deneyimleri bedene yönelik bir algı olarak kodlar.


Bazı insanlar görünümünü ve bedenini sevmez. Bunun nedeni sorulduğunda, hiçbir açıklamaları yoktur.

“Bilmiyorum, bir nedeni yok.” derler ama bedenlerinde bir gerilim, bir mesafe, bir yabancılık vardır. Bu yabancılık çoğu zaman farkında olunmadan yaşanan deneyimlerin bedene yönelik oluşturduğu algıdır.


Van der Kolk, bedeni iyileştirmek için nefes düzeni, düzenli hareket, şefkatli dokunma, yoga gibi beden temelli yaklaşımların zihin üzerinde de etkili olduğunu söylüyor. Çünkü travma bedende yaşıyor ve iyileşme de bedenden geçiyor.


Sosyal Kıyaslama Tuzağı

Leon Festinger 1954 yılında sosyal kıyaslama teorisini yayımladı. Teorinin temel fikri insanların kendilerini değerlendirirken başkalarını referans aldığıydı. Festinger’e göre bu bir sosyal ihtiyaçtı… Başkaları insanı olumlu değerlendirdiğinde, o insan kendisini de olumlu değerlendiriyordu. Ancak içinde bulunduğumuz çağda bu durum sapkın bir talep haline dönüştü.


Sosyal medya, Festinger'ın tanımladığı bu mekanizmayı steroidlere bağladı. Her gün yüzlerce ve binlerce kadın ve erkek bedenlerine maruz kalıyoruz. Beyin her birini bir referans noktası olarak işliyor. Ve bu referans noktaları bireysel olarak aşağı ve yukarı kıyaslama yapmamıza neden oluyor.


Festinger'in Aşağı Kıyaslaması ve Yukarı Kıyaslaması:

Aşağı kıyaslama = kendinden daha kötü durumla karşılaştırma: iyi hissettiriyor ama empatiyi yok ediyor. Yukarı kıyaslama = kendinden daha iyi durumla karşılaştırma: motivasyon sağlaması mümkündür. Ama çoğunlukla yetersizlik üretir. Sosyal medya neredeyse yalnızca yukarı kıyaslamaya zorluyor.


Sosyal medyada geçirilen süre ile beden memnuniyetsizliği arasında güçlü bir negatif ilişki ortaya çıkaran ve Türkiye dahil 25 ülkede yapılan araştırma gösteriyor ki; özellikle görsel platformlar (Instagram ve TikTok) 16-25 yaş arası gençlerin beden imgesini bozmuş durumda.


Üstelik bu paylaşılan görüntülerin çok büyük çoğunluğu gerçek değil. Filtreler, açılar, aydınlatma, Photoshop… çoğu birer kurgu. Ama kurgu da olsa beyin görüntüyü gerçeklikle aynı sinaptik kodla işliyor. Farkında olmak da yetmiyor.


Güzellik Standartı: Kim Belirliyor Lan Bunu?

Güzellik standardı evrensel değildir. Tarihsel değildir. Coğrafi değildir. Yani aslında güzelliğin bir standardı yoktur. Güzellik göreceli, kültürel ve her şeyden önemlisi değişkendir.


Rönesans'ta dolgun kadın bedeni güzellik ideali sayılırdı. 1920'lerde ince siluet moda oldu. 1950'lerde kum saati figürü geri döndü. 1990'larda aşırı zayıflık estetize edildi. 2010'larda fit beden normu geldi. Ve şimdi sosyal medya her on yılda bir değişen bu döngüyü üç günde bir değiştirir noktaya geldi.


Bu tarihsel değişim güzelliğin estetize edildiğini, bedenin gerçekliğiyle değil de kültürün yansıtmasıyla şekillendiğini gösteriyor.


Reklam endüstrisi, moda endüstrisi, eğlence endüstrisi bu standartlarla popüleri oluşturuyor. Sattığı tek şey ise yetersizlik hissi... Çünkü kendini yeterli hisseden insan, tüketen insan olmayacağı için müşteri de olmayacaktır.


"Güzellik standardı endüstrinin belirlediği sınırlardadır çünkü senin spora, diyete, kıyafete, kozmetiğe ve estetiğe para harcaman gerekiyor." Naomi Wolf

Türkiye bağlamında işler kadınlarımız ve genç kızlarımız için daha da korkunç. Çünkü güzellik standartları hem Batı etkisi hem de yerel değerler arasında kalıyor. “İnce ama dolgun, bakımlı ama doğal, genç görünümlü ama olgun…” Bu ikilem hem birbiriyle çelişkili, hem ulaşılamaz, hem de yorucu. Ve bu yorgunluktan sadece öz değersizlik çıkıyor.


Bedenin Nesneleşmesi: Sadece Teori Değil

1997'de Barbara Fredrickson ve Tomi-Ann Roberts 10 yıl süren çalışmalarının üzerine “Nesneleştirme Teorisi” adlı araştırma raporlarını yayınladılar.


Çalışma sonunda gördükleri şuydu; Kültürler kadın bedenini (ve giderek artan biçimde erkek bedenini de) bir nesne, bir görsel tüketim objesi olarak konumlandırıyor.


Kültürden yansıyan her şey insan tarafından içselleştirilir sevgili dostlar. Frederickson ve Roberts’in teorisi de içselleştirildi. Kadınlar ve erkekler, kendi bedenine dışarıdan bir gözlemci gözüyle bakmaya başladı. Kendini sürekli izliyor, ölçüyor, biçiyor, değerlendiriyor, not veriyor artık insanlar.


Çünkü “Nasıl görünüyorsun?” sorusunun sorulduğu kültürel ses, “Nasıl görünüyorum?” sorusunu soran bir iç sese dönüşüyor. İkinci ses birincinin içselleştirilmiş hali. Ve bu ses, bedenle sağlıklı bir ilişki kurmanın önündeki en büyük engellerden biridir.


Psikolojide buna “öz nesneleştirme” deniyor.


Öz nesneleştirmenin psikolojik maliyeti de oldukça ağır maalesef. Beden izleme davranışı, sürekli kendi görünümünü değerlendirme davranışı, takıntı haline geliyor. Utanç ve kaygı artıyor. Zihinsel ihtiyaç önceleme sırası karışıyor. Beden düşünceleri diğer düşüncelerin önüne geçiyor. Ve en önemlisi; beden, bir deneyim aracından çıkarak değiştirilme arzusunu doğuruyor. Estetisyenler avuçlarını ovuşturarak bekliyor.


Araştırmalar gösteriyor ki öz nesneleştirme yüksek olan bireylerde 'beden farkındalığı' (bedenin içeriden hissedilmesi, açlık-tokluk sinyalleri, zevk ve ağrı) zayıflıyor. Beden görsel bir nesneye dönüştüğünde, yabancılaşma kaçınılmaz oluyor.


Kontrol Yanılsaması

Beden üzerinde kontrol kurmak, modern insanın en yaygın yanılgılarından biri.


Bir tarafta diyet, egzersiz rejimleri, estetik müdahaleler, kıyafet seçimleri, sosyal medyada paylaşılan açıları gibi kontrol etme çabası var. Bunların hepsi “görünüşü yönetme” çabasının farklı biçimleri. Ve bu çaba bir yere kadar sağlıklı, çünkü tıbbi sağlık açısından da psikolojik sağlık açısında da bedene özen göstermek değerli.


Ama bir noktadan sonra kontrol çabası saplantıya, beden imgesine takılıp kalmaya, yeme bozukluklarına, tükenmişliğe yatta ölüm riskine dönüşüyor.


Diğer tarafta ise yaşlanma, hastalık, doğum, yaralanma, hormonal değişimler gibi kontrol edilemeyen, ama kabul de edilemeyen şeyler var. Beden zaman içinde değişiyor. Ve bu değişimi reddeden insan yine kendine yabancılaşıyor.


Bedenimiz kısmen kontrolümüzdedir sevgili dostlar. Sağlıklı alışkanlıklar, uyku, beslenme, egzersiz ise kontrol edebildiğimiz şeyler. Ama bedenin yaşlanması, genetik yapısı, bazı hastalıklar kontrolümüz dışındadır. Ve kontrolümüz dışındaki şeylere harcanan enerji, kontrolümüzdeki şeylerden çalmaktadır.


Kontrol yanılsamasından çıkışın yolu şu: Bedeni bir proje değil, ben olarak görmektir.


Bedenle Barış

“Bedenini sev.” deniyor. Güzel bir söylem. İyi de nasıl?


Biliyoruz ki beden sevgisi çoğu insan için doğrudan hissedilir bir şey değil. Özellikle uzun yıllar boyunca bedenini nesneleştirmiş, onu eleştirmiş, onunla savaşmış biri için “bedenini sev” demek “hadi bakalım şimdi de buradan uçarak git” demekle aynı şeydir. Niyet iyidir de… önerme saçmadır.


Bedenini sev denmemelidir. Kendinle barış denmelidir.


Bu da nötrleşme, kabul ve sonra da minnet gerektirir.

Unutulmaması gereken ne önemli nokta; barışmak savaşı bitirmek demektir. Bedenimiz, ruhumuz, beynimiz düşmanımız değildir. Bedenim, ruhum ve zihnimle ben benim. Sen de ruhunla, zininle ve bedeninle sensin.


Kendinle barışma adımları;

1. Beden nötrlüğü; Bedenini sevme ama nefret de etme. “Bu benim bedenim.” de.

2. Beden kabulü; Bedenin kusurlarını ve güzelliklerini birlikte görmek. “Bu beden var ve beni taşıyor. Taşımaya devam edecek.” de… Çünkü öyle olacak. İstesen de istemesen de…

3. Beden minneti; Bedenin işlevlerine odaklan. 'Bu bacaklar beni taşıdı. Bu eller tuttu, üretti, tuttu, bu kollar sarıldı.' de… teşekkür et.


Bu adımlar doğrusal değildir. Zor günlerde nötrlük bile mümkün olmayabilir. Kristin Neff, Öz şefkat, öz saygıdan çok daha sağlıklı bir psikolojik zemin sunuyor demiştir.


Çünkü öz saygı koşulludur. Başarıya, başkalarının onayına, performansa bağlıdır. Öz şefkat ise koşulsuzdur. Başarısız olduğunda, yetersiz hissettiğinde ortaya çıkması gereken bir tutumdur. Tabii ki bedeninle uzlaşamadığında da…


Psikoloji biliminde öz şefkat insanın kendisine sevdiği kişiye davrandığı gibi davranmasıdır. Özeleştiriyi anlayış çerçevesinde göstermesidir. Beden imajının hasar almasının evrensel olduğunu, insanların bireysel başarısızlığı değil ortak bir sorunu olduğu görülmelidir.


Öz şefkat düzeyi yüksek bireyler beden memnuniyetsizliğiyle çok daha iyi başa çıkıyor. Yeme bozukluklarına daha az yatkın oluyorlar. Ve bu alanda yapılan araştırmaların en çarpıcı bulgusu; sağlıklı beslenme ve egzersiz alışkanlıkları öz şefkati yüksek bireylerde daha fazla görülüyor. Çünkü kendilerine iyi bakma motivasyonları oluyor.


Beden Sensin

Ev bazen dağınık olur. Bazen bakımsız kalır. Bazen yıpranır, çatlar, boya dökülür. İçini yaşanacak hale getirmek senin elindedir. Badana yapmak gerektiği için evini terk eder misin? Belki manyaksındır, edersin.


Ama bedeni terk edemezsin... Beden değişir. Yaşlanır. Hasta olur. İzler oluşut. Çatlakları olur. Mükemmel değildir. Hiçbir beden, mükemmel değildir.


Ama bu beden, bizi taşır. Sevinçlerimizin ve acılarımızın hepsini barındırdı. Her nefeste bizimleydi. Her sabah bizi uyandırdı. Yoruldu bizim için.


Bedenimizi seversek harika olur ama sevmek zorunda değiliz. Bu gerçekçi değil ve bu da bir tür baskı hatta psikolojik şiddettir. Ama bedenimize saygı duyabiliriz. Onunla barışabiliriz. Onu bir düşman değil, bir ev olarak görebiliriz.


"Bedenin mükemmel olması gerekmiyor. Yaşanılabilir olması yeterli." Barbara Fredrickson

Bu yazı boyunca beden algısının nasıl oluştuğunu, utancın nereden geldiğini, travmanın bedende nasıl depolandığını, kültürün nasıl baskı kurduğunu, nesneleştirmenin ne yaptığını, kontrol yanılsamasını, barışmanın adımlarını, öz şefkatin gücünü, bedenin işlevini ve kendilik değerinin kaynağını inceledik.

Hepsinin altında tek bir soru vardı “Kendinle nasıl bir ilişki kurmak istiyorsun?”


Beden bir evdir sevgili dostlar. Ve her ev, içinde yaşanan ilişkilerle mutlu ya da mutsuz bir evdir.


Siz evinizde nasıl yaşamak istiyorsunuz?

Bence cevabı çok iyi biliyorsunuz.

Okuduğunuz için teşekkürler Bir sonraki yazımızda görüşmek üzere. Sevgiyle kalın. Cemal M. Bulut


Kaynaklar

Brown, B. (2010). The Gifts of Imperfection. Hazelden Publishing.

Festinger, L. (1954). A theory of social comparison processes. Human Relations, 7(2), 117–140.

Fredrickson, B. L. & Roberts, T. A. (1997). Objectification theory: Toward understanding women's lived experiences and mental health risks. Psychology of Women Quarterly, 21(2), 173–206.

Neff, K. (2011). Self-Compassion: The Proven Power of Being Kind to Yourself. William Morrow.

Rogers, C. R. (1961). On Becoming a Person: A Therapist's View of Psychotherapy. Houghton Mifflin.

Schilder, P. (1935). The Image and Appearance of the Human Body. Kegan Paul.

Tangney, J. P. & Dearing, R. L. (2002). Shame and Guilt. Guilford Press.

van der Kolk, B. (2021). Beden Skoru Tutar [The Body Keeps the Score]. (D. Akın, Çev.) Butik Yayıncılık.

Wolf, N. (1991). The Beauty Myth: How Images of Beauty Are Used Against Women. William Morrow.

Young, J. E., Klosko, J. S. & Weishaar, M. E. (2003). Schema Therapy: A Practitioner's Guide. Guilford Press.

Tiggemann, M. & Slater, A. (2013). NetGirls: The Internet, Facebook, and body image concern in adolescent girls. International Journal of Eating Disorders, 46(6), 630–633.


Harmoni Kulüp

Psikoloji · Sosyoloji · Felsefe · İnsan

Yorumlar


iletişim
e-posta: harmoni@harmonikulup.com
whatsapp: 05302636896

© 2035, Harmoni Kulüp

bottom of page